Doğan Bey, bu yılışık sarhoştan nasıl kurtulacağını hesaplıyordu
Loş ışıkların aydınlattığı şatonun alt katındaki bu geniş yer, yanan ocaktan çıkan buhar ve dumanlarla bir daha esrarlı hâl almıştı.
Cam sarayda oturan, rastgele taş atamaz,
Dünyayı iyi bilen, gailesiz yatamaz.
Şato gece âlemleri bir başkadır burada. Tarla, bağ, bahçe ve çeşitli işlerde çalışmış, alışverişlerde yorulmuş yüzlerce insanın, dört gözle beklediği tek mükâfatlarıydı. Bunu ancak yaşayanlar bilir. Hurufi ihtiyar, bu cümleleri içinden geçirirken gözü Doğan Bey’e takıldı. “Bu da kim?” dedi. Bakakaldı öylece. Bir yerlerden tanıyor muydu? Yoksa güçlü, kuvvetli yapısı mı, ne dikkatini çekmişti? Çok güvendiği hafızasını zorladı, bir ipucu bulamadan iki arkadaşıyla sütunların arasında kayboldu.
Masalar yine dopdoluydu. Neler yoktu ki? Güz mevsimi olduğundan bütün meyve ve sebzelerden sepet sepet, fıçılar dolusu şarap, kokusu uzaklardan duyulan taze pişmiş ekmekler, çeşitli peynir, zeytin, tereyağı ve kaymak kaseleri, hepsinden de mühimi ocakta kızartılmakta olan hınzır, kuzu, dana, balık, piliç çevirmeleri… Hurufi’nin........
