menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hoşgörü üzerine

8 0
27.12.2025

Kavramlar, duygularımızı ifade etmemizde, kendimizi anlamamızda ve yaşamla kurduğumuz ilişkiyi anlamlandırmada büyük bir katkı sağlar. Deneyimlerimizle şekillenir, zamanla derinlik kazanır ve bakış açımızı belirler. Bazen fark ederiz ki aynı kavrama farklı anlamlar yüklenmiş, ya da kavramın zemini benzer olsa bile kültürler ve yaşam deneyimleri üzerinden farklı derinliklere ulaşmıştır.


Bu yazıda o kavramlardan biri olan hoşgörü üzerinde derinleşmek istiyorum.
Hoşgörüyü anlayabilmek için önce sıkça karıştırdığımız bir kavramla, toleransla, farkını ele almak gerekir.
Tolerans, insan ilişkilerinde çoğu zaman erdem gibi görünür; fakat doğası gereği sınırlar taşır. Bir arada yaşamayı kolaylaştıran bir kavramdır. Toleranslı olmak, karşımızdakinin davranışlarını tam olarak onaylamasak da bir süreliğine “katlanmayı” seçmektir. Yani tam anlamıyla bir seçim hâlidir.
Bu katlanışın ardında çoğu zaman iyi niyet, ilişkiyi sürdürme isteği, bazen çıkarlar, çatışmadan kaçınma ya da durumu idare etme ihtiyacı bulunur. Bu nedenle tolerans esnek ama koşulludur ve çoğunlukla şu cümlede karşılığını bulur:
“Bu defalık sorun değil… ama bir daha olursa aynı esnekliği gösteremem.”


Toleransın sınırını insanın iç eşiği belirler: sabır düzeyi, psikolojik kapasite, duygusal dayanıklılık…
Kimi geniş bir eşiğe sahiptir; kimi ise tezcanlıdır ve çabuk tükenir. Bu nedenle tolerans kişiden kişiye, hatta aynı kişinin farklı dönemlerinde bile değişebilir.
Tolerans içimizdeki tepkiyi bastırma, bazen de bastırmadan çok bilinçli seçilmiş bir sınır genişletme veya uyum sağlama tutumudur. İçindeki “limit” aşıldığında kişi taşar, kırılır, geri çekilir ya da ilişki çatırdar. Bu yüzden tolerans bir barış ve uzlaşma aracı olabilir.
Hoşgörü ise tamamen farklı bir düzlemdedir. Tolerans gibi süresi olan, koşulla sınırlanan bir davranış değil; insanın varoluşunu kapsayan bir olma hâlidir.
Hoşgörülü olan insan, kendi egosu ile daha barışık, kendine emek vererek yıllar içinde fazlalıklarını törpülemiş kişidir. Zihnindeki gürültüyü susturmuş, zihnin peşine takılıp savrulmayan, zihinle özdeşliği çözmüş, zihnini bir araç olarak kullanabilen, hakikati daha az çarpıtılmış olarak görmeye başlayan kişidir.
Bu nedenle hoşgörü, karşısındaki insanın eylemlerini değil, insanın kendisini görmeyi mümkün kılar.
Bu hâl bir Pollyanna iyimserliği ya da yüksekten bakan bilmişlik değildir. Hoşgörü, insan olmanın tüm hâllerini kapsayan; gölgelerini tanımış, karanlık yanlarıyla barışmış, iç bütünlüğe ulaşmış bir bilgelik hâlidir.
Bu aşamada insan, akılda biriken bilgilerin yükünden değil, o bilgilerin içselleşip idrake dönüşmesinden doğan bir özgürlükten beslenir. Bildiklerini bilir; bilmediklerinin ise farkındadır.
Tasavvuf geleneği hoşgörüyü “benliğin aradan çekilmesi” olarak tanımlar. Mevlânâ’nın sözü bu hâli en saf biçimde ifade eder:
“Sen çıkarsan aradan, geriye kalır Yaradan.”


Kişi nefsinin gölgelerinden, öfkesinden, beklentilerinden, haklı olma çabasından özgürleştikçe, karşısındaki insanı artık kendi yarasının çarpıtmasıyla değil; daha berrak, daha az yargı içeren bir algıyla görmeye başlar. Hoşgörü tam da bu noktada çabayla değil, kendiliğinden ortaya çıkar. Benlik daraldıkça gönül genişler; gönül genişledikçe insan yaşamın tüm hâllerine yer açar.
Abdülkadir Geylânî’nin şu sözü de bunu derinlikli biçimde doğrular:
“Nefsini hoş görmeyen, âlemi hoş göremez.”
Hoşgörü, dış dünyaya bakan bir gözün değil, iç dünyasını arındırmış bir gönlün hâlidir.
Çilehaneye giren insanlar, orada salt acı çekmek için değil; acının kaynağı olan köklerle yüzleşmek ve nefsî sınırlarını fark etmek için bulunur. Bir ömür boyu sırtlarında taşıdıkları yükleri fark eden, aynı döngüleri tekrarladığını idrak eden, zihnin işleyişini fark eden insan yaşamdan kısa bir süre elini eteğini çekerek kendini izole eder.
O küçücük alanda Yaradan’la baş başa kalır. Doğduğu andan itibaren farkında olarak ya da olmayarak taşıdığı yükleri orada olabildiğince bırakmaya çalışır. Yük hafifler, çile azalır. Bu yoldan geçen birçok büyük âlim vardır; Yunus Emre bunlardan biridir.


Bu yüzden tasavvufta denir ki:
“Hoş olmayanı, sende varsa tanırsın.”
Bir başka perspektif olan Yoga Sütralar üzerinden de hoşgörüyü ele almak........

© Toplumsal