menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Asker annelerine sesleniyorum: Savaşta evlat kaybetmenin acısının ne kadar ağır olduğunu bir tek biz biliriz, artık kimse bunu yaşamasın diye ses çıkarmalıyız”

35 0
09.10.2026

Fakite Kaya… Kendisini bir haber videosunda kızının tabutunu taşımaya çalışırken gördüm. Habere göre “kızı bir PKK militanıydı, yıllar önce ölmüş fakat mezarına bir türlü ulaşılamamıştı.” Ailenin uzun uğraşları ve barış sürecinin yarattığı ‘yumuşama’ sonucu kızının kemikleri Kilyos’ta bir kaldırım kenarında bulunmuştu ve aile şimdi bir cenaze töreni düzenliyordu.

Hatırlatalım; 90’lı yıllarda çatışmalarda hayatını kaybeden ve daha sonra toplu mezarlardan ya da farklı alanlardan çıkarılan PKK üyelerinin, bir önceki barış süreci döneminde Garzan’da oluşturulan mezarlığa gömülmesine ‘müsaade’ edilmişti. Fakat süreç bitip masa devrildikten, ortalık ateş yerine döndükten sonra 2017’de Bitlis Valiliği’nin kararıyla o mezarlık bu defa yerle bir edilmiş, oradan çıkarılan 282 cenaze ailelerin haberi olmadan Kilyos’ta Kimsesizler Mezarlığı’nda yol ve kaldırım kenarlarına gömülmüştü…

Bu haber o günlerde ortalığı yıkmıştı, ama elbette tıpkı benzer olaylarda olduğu gibi, Türkiye’nin batısından çok da duyulmamıştı.

Şimdi ise, yani yeni ‘süreç’ döneminde insanlara çocuklarının kimliğini tespit ve kaldırım kenarlarından cenazelerini alma ‘şansı’ tanınmış…
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında (madde 8) kişinin yakınının cenazesine ulaşma, teslim alma ve usulüne göre defnedebilme hakkı vardır.
AİHS bir yana, ‘cenazeye eziyet edilmez’ diyebilmek her insan için sanıyorum ki tartışmasızdır, ahlaki bir yükümlülüktür.

Fakat yine de sorunun iki tarafı için üzerine konuşması zor bir denklem, onu da kabul ediyorum.
Barışmak tam da bu demek ama. Zor da olsa birbirimize dokunabilmek, ne hissettiğimizi sorabilmek, ne düşündüğümüzü anlayabilmek.

Hatta belki de sürecin en büyük ihtiyaçlarından biri, sıklıkla ‘toplumsallaşamama’ olarak adlandırılan sorun; iki tarafın duygu ve düşüncelerine köprü olacak aktarımlara aracı olabilecek olasılıkların azlığı…

Şimdi ben aradan çekiliyor ve sözü yıllarca kızının kemiklerine ulaşmaya çalışan, sonunda da onu bir kaldırımın kenarında bulan anneye, Fakite Kaya’ya bırakıyorum.

“Keşke hiçbir çocuğun gitmek zorunda hissetmediği bir ülkemiz olsaydı”

“Bingöl'ün Karlıova ilçesine bağlı Kargapazar köyündeniz. Kızımın büyüdüğü yıllar 1990'lara denk geliyor. Yoksul bir aileydik. O yıllarda hem fakirlik vardı hem de devletin baskısı çoktu. Evimizin basılmadığı gün çok azdı. Çok zor yıllardı. Unun, erzağın karneyle alındığı yıllardı. Güneşin batışıyla herkes eve çekilirdi.
Ailemiz birbirine bağlı bir ailedir. Her ne kadar devlet baskısı ve fakirlik olsa da yine de birbirimizle bağımız çok güçlüydü. Kızım bu zorluklar içinde büyüdü. Tüm çocuklarım gibi o da bu baskılardan etkilendi. Kimliğimizin bu kadar horlanması, bu kadar baskı hepimizin ağırına gidiyordu. İtiraz ediyorduk ve bunu yapmak bizi ve var oluşumuzu onurlandırıyordu.
1997 yılında, kızımın dağa çıktığı yıl ailecek İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık. Çünkü göç etmezsek evimizi yakacaklarını söyledi askerler. Mecburen göç ettik. 2000'lerin ortalarına doğru da İstanbul’dan Almanya’ya göç etmek zorunda kaldık. Eşim, çocuklarım ve ben hapis tehdidi ve hakkımızda süren davalar nedeniyle göç ettik. Çocuklarımın bazıları İstanbul’da kaldı, sonra onlar da geldi, şimdi sadece bir çocuğum var İstanbul'da. Ama köyümüzle hiçbir zaman bağımızı koparmadık. Gelip gitme imkânı olduğundan bu yana her yaz mutlaka Bingöl’de köye gelip birkaç ay kalıyoruz.

1990'lı yıllarda zulüm çoktu. Eşim defalarca gözaltına alınır, bazısında da tutuklanırdı. En az üç defa tutuklanmıştır, yüzlerce defa da gözaltına alındı. O yıllarda uzun süre gözaltında tutuyorlardı, çok işkence gördü. İlk olarak aileden eşim ve o zaman daha 14-15 yaşında olan oğlum Taner birlikte tutuklandı. 90'ların daha başıydı.

Ağır işkenceler gördüler. O zaman güzel oğlum Taner daha çocuktu, çok işkence etmişler. Sonra gencecik yaşta, daha 40’ındayken, 2021’de beyin kanamasından kaybettik. Oğlum Musa da bu yıllarda gözaltına alındı, ağır işkence nedeniyle yıllarca tedavi görmek zorunda kaldı. Onu da işkencede öldü, diye çöpe atıp gitmişlerdi. Çöpte bulduk…
Daha sonra İstanbul'da da bir kez daha tutuklandı. Kızım Süheyla işte bu koşulları yaşadı, gördü, bunların içinde büyüdü. Bir keresinde evimiz yine basılmıştı mesela, çocuklarım korkudan etrafa kaçıştı... Askerler ateş açtı içeride, tam kızım Süheyla’nın başının yanında geçmiş, duvara saplanmıştı kurşun.

Ben de tutuklandım, cezaevinde yattım.
Yine gazeteci oğlum Zana Kaya da tutuklandı. O da yıllardır Kürt basınında çalışıyor. Açıkçası ailemizden işkence, zulüm ve hapis görmeyen kimse yok, öyle biri olmadı diyebiliriz.
Sekiz çocuğum oldu. Dört kız, dört erkek. Süheyla kızım, beşinci çocuğum olarak dünyaya gelmişti.
Kızım 1997’nin Haziran ayında gitti. Gittiğinde 19 yaşındaydı.

Babası, kardeşleri işkence görüyordu sürekli. Bir de o yıllarda Kürtler yeni yeni kimliklerine sahip çıkıyordu. Bu mücadele de onu etkiliyordu, hepimizi etkiliyordu.

Gideceğinden haberimiz olmadığı için engel olmak gibi bir durum da olamadı. Ama gitmek isteyenlere kimse engel olamazdı. Engel olmaya çalışmak sonucu değiştiremiyordu. Aileler bir sabah kalktığında çocuklarının........

© T24