Sistem çöktü
Başlıktaki ifadeyi hatırlarsınız.
Kartalkaya’da 34’ü çocuk 78 canımızı yitirdiğimiz otel yangınının ardından, TÜSİAD yöneticilerinin sunumunda geçmişti bu cümle.
Polis eşliğinde savcılığa götürülmeler, yurt dışına çıkış yasakları, adli kontrol kararları, açılan davalar…
Ardından verilen hapis cezaları…
Tartışılan özgürlükler, sarsılan hukuk güvenliği, ürkütülen yabancı yatırımcı…
Ülkede ifade özgürlüğünün tabutuna çakılan son çivilerden biriydi.
Kartalkaya’da yakınlarını kaybedenler, bir türlü kendilerine uğramayan adalet için Bolu’dan Ankara’ya yürürken aynı cümle bu kez bambaşka bir nedenle çınlıyor kulaklarımda.
Gündemde bu kez Ahbap soruşturması var.
Türkiye’nin yaşadığı bir başka büyük acıya dönelim.
11 şehri yerle bir eden deprem felaketine…
Askerin neden zamanında kışladan çıkarılamadığını, insanların enkaz altındaki çığlıklarını, deprem bölgesine bir türlü ulaşamayan yardımları tartıştığımız günlere…
Nefes almakta zorlandığımız günlere…
Kızılay’ın deposunda çadır bulunduğunu ancak bu çadırların depremzedelere ücretsiz ulaştırılmak yerine Ahbap’a satıldığını öğrendiğimiz günlere…
Eşine rastlamak kolay değildir herhalde.
Ülkenin yardım kuruluşu, ülkenin yaşadığı en büyük afetlerden birinde yardımları satıyordu.
İnsanlar satın aldıkları maden suyu üzerinden bile kutuplaştı.
Kızılaycılar bir tarafa…
Ahbapçılar bir diğer tarafa…
Güvenmeye öyle muhtaçtı ki insanlar.
Birilerine tutunmaya…
Kahraman yaratmak zorunda kaldılar.
Çünkü karşılarında güvenebilecekleri güçlü kurumlar değil; sorumluluğu üzerinden atan yöneticiler ve yardıma yetişemeyen bir devlet mekanizması vardı.
Ahbap, tam da bu boşlukta büyüdü.
İnsanlar Ahbap’a yalnızca Haluk Levent’i sevdikleri için bağış yapmadı.
Kızılay’a güvenmedikleri için yaptı.
Devletin yardımının zamanında ulaşacağından emin olamadıkları için yaptı.
Gönderdikleri paranın bir çadıra, bir konteynere, bir sıcak yemeğe dönüşmesini görmek istedikleri için yaptı.
Ahbap’ın topladığı........
