Dehşet bi şey…
Teknolojiyle geçimsizliğim pek olmadı. Hatta Nâzım Hikmet’in “Makinalaşmak istiyorum” şiirindeki dilli, kuyruklu metaforlarındaki kadar olmasa da yüz yüze tanıştığım günlerden beri “teknolojisever” olduğumu söyleyebilirim.
Bilhassa ses, müzik, görüntü sistemleri, otomotivdeki gelişmeler, bilgisayarlar, dijital dünya hâlâ çocuk gibi heveslendiriyor beni. Böyle meraklar döviz kuruyla, ÖTV, KDV, bandrol vb. ile zıvanadan çıksa da varlığı bile güzel. Tıp desen ömre bedel…
Hele cep radyosuna, portatif pikaba, küçücük kutucuk teybe, kaset doldurma, çoğaltma olanağına, seçtiğin müziği istediğin yerde-zamanda dinleme konforuna kavuşmanın epey mesele, televizyonun ise uzun süre hayal olduğu bir kuşaktan geliyorsan.
Antenli yaratıklarla devrim
Çıktığından beri üzerimizde denenen cep telefonları ise ayrı hikâye. Hayallerimizin menzilinde bile yok. İlk örneğini 30 yıl önce bir restoranda görüyoruz. Yeni tanıştıkları izlenimi veren kadının karşısında oturan adam, anteninin uzunluğu, cüssesiyle sahra telefonlarını, telsizlerini andıran “cihaz”ıyla şov yapıyor.
O günlerde telefonun mucidi Alexander Graham Bell misali “cepleşecek”, mesajlaşacak muhatap bulamadığından olsa gerek, anteniyle, orasıyla burasıyla oynayıp duruyor masada.
Muhtemelen o manzara yüzünden gelişen teknolojiyle antenlerin ortadan kalkması, “estetikte (de) devrim” gibi geliyor bana. İnsanlar o gelişmeye kadar Turkcell reklâmlarındaki antenli yaratıklar gibi dolaşıyor ortalıkta. Onlar kadar sevimli de sayılmazlar.
“Telefon nasıl bulunur ya?!..”
Yazımı yine uzatacağım, “Meram Bağları”ma yine uzun yoldan, daldan dala geleceğim ama Cem Yılmaz’ın bu konudaki parodisini hatırlatmam şart: “Rahmetli Graham Bell’in bulduğu şeyle şimdi kullandığın şeyin adının aynı olması komik değil mi? Telefon! Ne telefonu ya… Telefon budur; ‘Alo Alo Alo Alo…’ Hem telefon nasıl bulunur ya! Bulduğunu nasıl anlarsın telefonu; ‘Alo Alo Alo’, kimse yok!” Bugün herkes, her şey karşında. Yalnız değilsin, kalabalık yalnızlıkları saymazsan.
“Yılan Oyunu”yla pazarlama
Yıllar önce gencecik Cem Yılmaz eski cep telefonu reklâmlarında da karşımızdaydı esasında. “Siz de titreyeceksiniz” sloganıyla o günlerin gerilimini de hissettiriyordu bir bakıma.
Biraz öncesine gidersek… Gazetelerde muhabirlerin bile henüz cep telefonu yok. Çağrı cihazlarının “bip bip”iyle sabit telefonlara koşturuyorlar.
Madımak Katliamı’nda, 1993’de bizzat hatırlıyorum. Gazetecilere bürolarından çağrı cihazlarıyla duyuruluyor o korkunç haber. Onlar için “bip bip” mutlu, hayırlı haber değil genellikle… Aynı yıl Turgut Özal’ın ölümünü ise çağrı cihazının da çekmediği dağ başındaki bir piknikten dönünce öğrenmiştik.
Birçok insan cep telefonuyla reklâmlar sayesinde tanışıyor zaten… Birisinin sloganı “Hayata bağlar” olsa da henüz çok erken; hepi topu tereddütlü bir “Alo Alo…”dan ibaret. Başka bir firmanın “Konuşturur” sloganı daha gerçekçi. Sınırlı marifetleri arasındaki “Yılan Oyunu”yla pazar arayanı bazı gazetelerde kuponla da dağıtılıyor. Gazetelerin pazarlama şirketleri de farklı markalarla, kolaylıklarla piyasada.
7/24 zulüm teknolojisi
İlk cep telefonum biraz geç, gazetelerde artık bir tür mecburiyetle giriyor hayatıma. Başlangıçta yeni mesleki zulüm teknolojisi gibi. Her arandığında bulunmak, ülkenin hep hareketli, sıcak gündeminde zaten esneyen, hep uzun mesaileri 7/24’e çıkarıyor.
Çağrı merkezleri desen maaşı-mesaisiyle başka âlem. Lâkin kısa süre sonra “Cep telefonu yokken işlerimizi, buluşmalarımızı, hatta 7/24 aşklarımızı nasıl hallediyorduk ya…”nın arkasına ünlemli soru işareti yerleşiyor.
“Daktilo günleri”ne vefa yok
Elektrikli daktilo ise öyle değil. Çıktığında emektar, kırmızı daktiloma anında vefasızlığım, bilgisayarlar çıktığında elektriklisini de dama atıyor mesela. Sahip olduğumda beni tuşlarının perküsyonu, şaryosunun nakaratıyla da mutluluktan uçuran “daktilo günleri”min değişmeyen mirası sadece “F klavye”.
Sesine takıntın kaldıysa ya da bilgisayara geçmemek için bahanen oysa, klavyene daktilo sesini de simüle edebiliyorsun. Daha inatçı, “nostaljemik” bünyeler için daktilo görünümlü “retro klavyeler” bile var.
Tezini, hikâyesini, derdini mumlu kağıtlarla, anolog baskılarla ummana döken, her yazım hatasında “Daksil”lerle boğuşan nesil için fotokopi, printer, dijital baskı da ayağa kaldıran oyun havası.
Eskiye sadakat da mümkün
Efsane fotoğraf makinelerinin, kameraların, müzikte ses sistemlerinin analogdan dijitale dönüşmesini ise başlangıçta tereddütle karşılıyorum biraz. Ama o tereddüdüm de yine efsane Network amfilerin analog ses kalitesini dijital dünyanın sonsuz olanaklarıyla birleştiren teknolojileriyle uçup gidiyor.
Televizyona “ev sineması” payesini kazandıran sistemler de ayrı festival. Üzerinde hoparlörlerini, ses dağılımını, kalitesini odanın, salonunun akustiğine göre ayarlayan ücretli-ücretsiz sistemler, yazılımlar bile var.
Network amfiler bünyesindeki -ses kalitesi sıralamasıyla- YouTube Music, Spotify, Deezer, Amazon, Apple Music, hatta odyofilleri bile mutlu eden High Fidelity (analoğa........
