Eğitim Neyi Kaybediyor?
Eğitim Neyi Kaybediyor?
Eğitim Neyi Kaybediyor?
Asıl endişem; yazmayı kaybedersek düşünmeyi de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecek olmamız.
Birkaç yıldır lise öğrencilerine okuma, yazma ve düşünme becerileri kazandırma adına bir grup eğitimci-yazar arkadaşımızla birlikte Yazı Akademisi çatısı altında interaktif dersler yapıyoruz. Bu süreçte öğrencilerle konuşuyor, onların sorularını dinliyor, yazdıklarını okuyor ve zaman zaman hiç beklemediğimiz soru ve cevaplarla karşılaşıyoruz.
Yıllar içinde şunu fark ettim: Bir öğrencinin, yönelttiğimiz bir soruya verdiği yanlış cevap, bazen doğru cevaptan daha fazla şey öğretiyor. Çünkü yanlış cevap, zihnin hâlâ çalıştığının göstergesidir. Çocuk düşünüyor, deniyor, yanılıyor ve kendi zihninden bir cevap üretmeye çalışıyor böylece.
Son zamanlarda ise çocukların yanlış cevaplarından çok, cevap vermekte zorlanmalarından endişe etmeye başladım.
Bir öğrencinin; “Hocam, bunun cevabı ne?” diye sorması elbette olağan. Fakat bir süre sonra insan şu soruyu sormadan edemiyor: Çocuk gerçekten cevabı mı arıyor, yoksa düşünme zahmetinden kurtulmanın bir yolunu mu?
Öte taraftan çocuğun uzun uzun düşündükten sonra kurduğu, içinde birkaç hata bulunan cümlesi bana çoğu zaman daha kıymetli geliyor. Çünkü orada bir zihinsel çaba, bir arayış ve en önemlisi bir insanın kendi düşüncesini kurma teşebbüsü var. Bu çok daha kıymetli…
Belki de bugün eğitim ve eğitim modelleri üzerine yeniden düşünürken işe buradan başlamamız gerekiyor. Çünkü “Eğitim çocuğa ne kazandırıyor?” sorusu kadar, “Ondan neyi götürüyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
İşin doğrusu eğitim, yüzyıllar boyunca insanlığın en önemli kazanımlarından birini gerçekleştirdi. Bilgiyi bir kuşaktan diğerine aktarmayı başardı. Bilgiyi biriktirdi, sistemleştirdi, kitaplara ve okullara taşıdı. Böylece insan, kendisinden önce yaşayanların tecrübelerinden yararlanma imkânına kavuştu. Fakat bugün bilgiyi aktarmayı başaran eğitimin, insan yetiştirme görevini kaybetmeye başladığını gözlemliyoruz.
Öyle ki; özellikle de yapay zekânın hayatımıza girmesiyle birlikte bu durum artık daha görünür hale geldi. Çünkü yapay zekâ, aslında eğitimde var olan bütün sorunları sıfırdan ortaya çıkarmadı. İşin doğrusu uzun zamandır devam eden bir eğitim krizini görünür kıldı.
Tabii burada eğitimden ne kastettiğimiz de önemli. Öncelikle eğitimin düşünmeyi mi yoksa cevap vermeyi mi öğrettiğini de netleştirmek lazım.
Çocuğa sürekli doğru cevapları, doğru testleri, doğru seçenekleri, doğru sınavları ve doğru puanları öğretiyoruz. Fakat çocuğun yanlış soru sormasına, şüphe etmesine, merak etmesine ve bir mesele üzerinde uzun uzun düşünmesine neredeyse hiç alan bırakmıyoruz. Eğitimin başarısını, öğrencinin kaç soruya doğru cevap verdiğiyle ölçüyoruz. Fakat onun kaç soruyu kendisinin sorduğunu pek merak etmiyoruz.
Oysa belki de asıl mesele doğru sorulara doğru cevap vermekten önce doğru soruyu sormayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü çocukların doğasında merak vardır:
“Başka türlü olabilir mi?”
“Bunun doğrusu gerçekten bu mu?”
Çocuk dünyayı biraz da böylesi sorularla keşfeder. Ne var ki okul çağına geldikçe bu soruların önüne müfredat, sınav, zaman ve başarı baskısı, not, sayısal başarı… gibi pek çok engel çıkabiliyor.
Oysa merakın bittiği yerde eğitim bir formaliteden öteye geçmez ve öğrenme zayıflamaya başlar.
Son yıllarda hayatımıza hızla giren yapay zekâ ise burada işi daha da tuhaf bir hâle getiriyor. Çocuk artık merak ettiği bir şeyi araştırmak, farklı kaynaklara bakmak, yanlış sonuçlara ulaşmak ve yeniden denemek yerine birkaç saniye içinde cevabına ulaşabiliyor. Neticede cevaba ulaşmanın kolaylaşması, zamanla merak etme duygusunu ve araştırma ihtiyacını azaltabilir.
İşte asıl paradoksal durum da burada ortaya çıkıyor. Bir taraftan çocuğun işini kolaylaştırırken öte........
