menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye-Suriye: Ortak Kaderin Yarattığı Riskler ve Büyük Fırsatlar

30 0
22.09.2026

Türkiye-Suriye: Ortak Kaderin Yarattığı Riskler ve Büyük Fırsatlar

Türkiye-Suriye: Ortak Kaderin Yarattığı Riskler ve Büyük Fırsatlar

Bugün hem Türkiye’nin hem de Suriye’nin önünde önemli fırsat kapıları açılmış durumda. Tabi riskleri minimuma indirmek koşuluyla, ki bunların önemli bir kısmı yeni rejimin önünde iç sorunlar yumağı olarak durmakta.

Türkiye’nin 2013-2015 sürecinden dersler çıkararak yürüttüğü ve nev-i şahsına münhasır kıldığı “Terörsüz Türkiye” süreci ve bununla doğrudan ilgili olan Suriye’de SDG’nin entegrasyonu meselesi, “Terörsüz Türkiye” ile “Terörsüz Bölge” mefhumlarının iç içeliğini resmediyor. 

Yeni olmayan/yeni gelişmeyen, geniş bir tarihi arka plana sahip bu tablonun gerçekliğinin ne anlama geldiğini Arap Baharı öncesi ilişkilere, Arap Baharı’nın ve Suriye meselesinin yarattığı iklime kadar geri götürmek mümkün. Dönemin konjonktürü Türkiye’yi bir “onurlu yalnızlık”a itiyordu. Zayıflayan PKK’nın Suriye’de gördüğü fırsatlar, ABD ve Rusya’nın gerek jeopolitik çatışması, gerekse de örtüşmesinin katkısıyla oluşturduğu zemin ve İran’ın başından bu yana proksi güçler eliyle bölgedeki kaotik ortama yaptığı etki birlikte düşünüldüğünde önümüzde devasa bir problem zinciri beliriyordu. Bu zincir, hem Suriye halkının geniş katmanlarının çektiği acıları hem de Türkiye’nin göç politikasından güvenlik problemlerine kadar üstlendiği büyük riskleri kapsıyordu.

Bugün bakıldığında, ne o iki büyük gücün bölge hesaplarından eser var ne de proksi yapılar için münbit bir zemin. O proksi yapıları destekleyen ülkeler de bambaşka sorunlarla boğuşuyor. Bu ortamın Suriye’de büyük hedefler ortaya koyan SDG açısından da ne anlama geldiği, zayıflayan ve can çekişen PKK’nın zor gibi görünen entegrasyon sürecinde (başlarda süreci yanlış okuyarak ayak sürüse de) aslında “istemem yan cebime koy” kıvamında ilerlemesinde görülüyor.

Bütün bunlar tablonun pespembe olduğunu ima etmiyor elbette. Özellikle iki kesim Türkiye’nin terör risklerinden temizlenmesi, Suriye sahasında kazandığı avantajlar ve Suriye’nin uluslararası arenada sağlamaya çalıştığı meşruiyet ve merkezi devletin güçlenmesi idealleri karşısında teyakkuz hallerini sürdürüyor.

Sürekli Türkiye’yi hedef gösteren, Suriye’ye saldırılar düzenleyen, Süveyda’dan Golan’a, Dürzilerden Ürdün sınırındaki uyuşturucu ticaretine kadar eli sürekli Suriye sahasında olan İsrail en büyük tehdit olmakla beraber; İran’ı da bu katmanda, başındaki tüm belalara ve elinin kolunun kırılmış olmasına karşın etkin bir aktör olarak görmemek mümkün değil. Bu meyanda, Türkiye’nin terörle mücadele sürecinde güçlü, merkezileşmiş, güvenliğini sağlama almış, uluslararası meşruiyetini sağlamlaştırmış bir Suriye’ye ihtiyacı olduğu, aynı Suriye’nin de ziyadesiyle bölge ülkelerinin desteğiyle birlikte Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu izahtan vareste.

Bu bağlamda, Suriye devletinin, henüz kamu yönetiminden güvenliğe Suriye sahasının tümünde etkili olduğunu söylemek güç. İsrail tehditlerinin de halen, özellikle ABD’nin vadettiği güvenlik görüşmelerine evrilmediği, evrilmesinin de zor olduğunu görmemek mümkün değil. Suriye devrimi, aslında Suriye halkının ve Türkiye’nin iki büyük düşmanının tüm maskelerini düşürmüş oldu. Esed iktidarının asla İslamcı bir güç tarafından devrilmesini istemeyen, bunu bir güvenlik meselesi olarak okuyan İsrail tırnaklarını çıkarıp azınlıklar başta olmak üzere, başaramadığı “Kürt kartı”na da yönelirken, askerî saldırılarla tehditlerini Türkiye’ye yönelik de aleni şekilde ortaya koyarken, İran da başındaki tüm belalara karşın propaganda araçlarıyla, Suriye’ye dönük tutumunda, bölge halklarının lehine en ufak bir değişim göstermediğini ortaya koydu.

İkincisinden başlarsak; ülke içinde, bölgede ve Türkiye’deki propaganda araçları Şara yönetimini bir ABD-İsrail projesi gibi gösterirken, aynı kalemler SDG’nin entegrasyon sürecinde büyük ideallerinden nasıl vazgeçip de acze düştüğünü, aşağılayıcı yazılar eşliğinde dile getirdiler.  Bu türden yazılar aslında İran’ın jeopolitik hedeflerinden ne kadar geriye düştüğünün öfkelerini de içinde barındıran itiraflar hükmündeler! İran’ın bu bağlamda ciddiye alınmasını gerektirecek faaliyetler zinciri içinde olduğu açık ki, geçtiğimiz günlerde Ahmed el-Şara da, İran’ın Irak’a ABD tankları içinde girdiği, Rusya’yı Suriye’ye davet etmesinin ihaneti üzerine birkaç kelam etmek zorunda kaldı.

Aynı Şam yönetimi İsrail’e dönük de açıklamaları yanında, İsrail’le olan mesafesini, Ortadoğu’nun barışa olan ihtiyacının ülkelerin güvenlik hattından geçtiğini ifade ederek, yani İsrail’in........

© Perspektif