menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bölgesel Kırılma ve Türkiye’nin Stratejik Sınavı

42 0
06.04.2026

Bölgesel Kırılma ve Türkiye’nin Stratejik Sınavı

Bölgesel Kırılma ve Türkiye’nin Stratejik Sınavı

Ortadoğu’da yaşananlar bir savaştan fazlası. Yeni denklem, devletlerin dayanıklılığı üzerinden kuruluyor. Bölgesel krizler, iç yapısı güçlü olanları ayrıştırıyor. Türkiye bu ayrışmanın kritik eşiğinde.

Ortadoğu’daki çatışmalar, alışılmış savaş mantığıyla okunamaz. Çünkü buradaki asıl hedef toprak ya da rejim değil, devletin kendisidir. Bu yaklaşımda hedef, altyapıdan enerji sistemlerine ve ekonomik dolaşıma kadar devletin işleyişidir. İran’a yönelik artan baskı da bu çerçevede okunmalı. Kısa vadede rejim değişikliğinin mümkün olmadığı anlaşıldıkça, daha uzun vadeli ve yıpratıcı bir yolun izlendiği görülüyor. Hedef artık rejim değil, devletin işleyiş kapasitesidir. Bu stratejinin mantığı basit: Devleti yıkamıyorsanız, çalışamaz hale getirirsiniz. Dolayısıyla, hedef artık rejim değil, devletin işleyiş kapasitesidir.

İşlevsizleşen devlet, zamanla toplum üzerindeki meşruiyetini kaybeder ve dış müdahaleye daha açık hale gelir. Bu yöntem yeni değil, iç savaş yaşayan ülkelerde defalarca denendi. Açık olan şu, devlet ile toplum arasındaki bağın zayıflatılması, ekonomik hayatın felce uğratılması ve gündelik hayatın işlemez hale gelmesi, askeri başarıdan daha kalıcı sonuçlar üretir. Bu tür aşındırma süreçleri, sadece siyasal iktidarı değil, devletin bütün organizasyonel kapasitesini doğrudan hedef alır.

Zayıf Devletler Kuşağı: Bölgesel Düzenin Yeni Tasarımı

Bu stratejinin doğal sonucu, güçlü ve otonom devletlerin değil, zayıf, parçalı ve müdahaleye açık yapıların ortaya çıkmasıdır. Son yirmi yıl, bu eğilimi açıkça gösteriyor. İşgal sonrası ABD tarafından tasarlanan yeni Irak modeli bunun en somut örneğidir. Suriye, Yemen, Libya ve Sudan, bu tablonun en belirgin örnekleridir. Bu ülkelerde ortak bir tablo var, çökmüş merkezi otorite ve parçalanmış merkezi yapı, birden fazla silahlı aktörün sahada egemenlik arayışında olduğu ve dış müdahaleye açık devletler… Bunlar artık istisnai vakalar değil, bölgesel düzenin yeni normudur.

Bu durum yalnızca hedef alınan ülkeleri değil, onların komşularını da doğrudan etkiliyor. Çünkü zayıf devletler, sınır güvenliğinden ekonomik istikrara kadar pek çok alanda çevre ülkelere maliyet üretir. Göç hareketleri, silahlı grupların mobilizasyonu ve ekonomik dalgalanmalar bu maliyetin en görünür sonuçlarıdır. Buradan bakıldığında mesele, İran’ın ya da herhangi bir ülkenin kendi iç dengeleriyle sınırlı değil. Asıl mesele, bölgede nasıl bir devletler sistemi kurulacağı. Güçlü ve kendi kapasitesini koruyabilen devletler mi, yoksa dış müdahalelere açık kırılgan yapılar mı?

Bu sorunun cevabı, bölgedeki tüm aktörlerin geleceğini belirleyecek niteliktedir.

Bölge ülkelerinin önünde iki temel seçenek bulunuyor. Ya zayıflayan devlet yapılarının ürettiği güvenlik ve istikrarsızlık sarmalına teslim olacaklar ya da bu eğilimi tersine çevirecek ortak bir zemin oluşturacaklar. Bölgesel işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi, güvenlikten ekonomiye uzanan alanlarda eşgüdümün artırılması bu açıdan kritik bir rol oynayabilir. Kalıcı istikrar, sadece dış işbirliği ile değil, aynı zamanda her ülkenin kendi iç düzenini, hukuk ve kapsayıcı bir siyasal yapısını güçlendirmesiyle mümkündür.

Bu çerçevede, bölgesel istikrarı destekleyecek ve kırılganlık döngüsünü kıracak ülkeler ön plana çıkacaktır. Türkiye, son yıllarda attığı adımlarla bu yeni düzen içinde özel bir konumda bulunuyor ve kendi iç kapasitesini güçlendirme stratejisi, bölgesel etkisini artırma açısından kritik önem taşıyor. Bu genel tablo içinde bazı ülkeler, bu kırılma sürecinden daha fazla etkilenirken, bazıları sahip oldukları iç kapasite sayesinde ayrışıyor.

Türkiye’nin Farkı: İç........

© Perspektif