Osmanlı Sarayı'nda kadın olmak: Bedenin mülksüzleştirildiği, kaderin başkaları tarafından yazıldığı bir varoluş
Topkapı Sarayı haremi üzerine konuşulurken tartışma çoğu zaman iki uç arasında sıkışır. Bir tarafta haremi yalnızca padişahın cinsel arzularını tatmin eden kadınların yaşadığı bir “zevk sarayı” olarak gören oryantalist bakış; diğer tarafta ise haremi kadınların eğitim aldığı, yükseldiği ve devlet yönettiği bir kurum olarak idealize eden anlatılar bulunur. Oysa toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında iki anlatı da eksik kalmaktadır.
Çünkü harem ne yalnızca bir cinsel hapishaneydi ne de kadınların özgürce kariyer yaptığı bir kurumdu.
Asıl mesele şudur: Kadınların hayatı baştan sona erkeklerin kurduğu bir siyasal düzen tarafından belirleniyordu.
Kadınlar güçlü olabiliyorlardı.
Ama önce sistemin onlardan istediği kadın olmak zorundaydılar.
Başlangıçta kaybedilen özgürlük
Cariyeler saraya kendi iradesiyle gelmediler.
Savaşlarda esir alınanlar, Kırım ve Kafkasya’daki köle ticareti yoluyla getirilenler, aileleri tarafından satılanlar veya insan ticareti ağlarının içine düşen genç kızlar; daha çocuk yaşta hayatlarının geri kalanını belirleyecek bir dünyanın içine sokuluyordu.
Hiçbiri “Ben saraya gitmek istiyorum.” dememişti.
Hiçbiri “Ben padişahın eşi olmak istiyorum.” diye bir tercih yapmamıştı.
Duygusal olarak bağ kuracağı, kendi seçtiği bir erkekle birlikte olma şansından tamamiyle mahrumdular.
Saray onların seçimi değildi.
Onlar sarayın seçtikleriydi.
Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında ilk eşitsizlik tam burada başlıyordu.
Kadın daha hayatının yönünü belirleme hakkını kullanamadan, bedeni ve geleceği devletin mülkü hâline geliyordu.
Kadın bedeni devlet meselesi
Sarayda kadın asla bir birey değildi.
Hanedanın devamlılığını sağlayacak potansiyel bir anneydi.
Bu nedenle güzelliği, sağlığı, doğurganlığı ve yaşı sürekli denetleniyordu.
Bir kadının değeri çoğu zaman doğuracağı çocukla........
