Babamın öldüğü yaştayım
Büyücek bir yudumla bardaktaki viskiyi bitiriyor ve tezgaha koyuyorum. George hiçbir şey sormadan bardağı tekrar dolduruyor. Bir süredir boş olan yayvan bardağa da neredeyse ağzına kadar malt likörü koyuyor. Kristal taklidi bir camdan yapılmış olan çerez tabağına biraz daha Tennessee tuzlu fıstığı aktarıyor. Bu sadece benim için. Tezgaha tünemiş öteki birkaç müşterinin önünde sadece bayatlamış mısır patlağı var çerez olarak. Gülümsüyorum. George da çok kısa bir an için sırıtıyor. Pek de iyi bir sonla bitmeyen uzun boks hayatı sırasında defalarca kırılıp şekilsizleşen burnu kırışıyor. Yumruklardan iyice şişmiş olan dudakları aralanıyor. Dipsiz bir kuyuya benzeyen karanlık ağzındaki altın kaplı bir iki dişi, yavaşça parıldıyor.
Bir sigara daha yakıyorum. Taburemde dönüp dışarıya bakıyorum. Tül perdelerin aralığından pırıl pırıl bir elli altıncı cadde görünüyor. Biraz çaprazımda Stork Clup, onun yanında da Sen Remo var. Mayıs ayının neşeli ve parlak güneşinin coşturduğu serçeler, yangın musluğundan sızan suyun oluşturduğu birikintide ötüşerek banyo yapıyor.
Viski ve likör bitiyor. George yine hiç konuşmadan bardakları dolduruyor. Üzerinde çapraz şeritli bir güney bayrağı resmi bulunan kocaman torbadan çerez tabağına biraz daha tuzlu fıstık döküyor. Ben bir sigara daha yakıyorum.
Saatime bakıyorum ve doktorla randevu saatinin yaklaşmakta olduğunu görüyorum. George bardakları yeniden dolduruyor. Huzursuzlanıyorum. Düşünmek istemiyorum ama yine de “tam babamın öldüğü yaştayım” düşüncesini bir türlü kafamdan atamıyorum. Bir bar taburesindeyim. Saat gündüz ikiye yaklaşıyor. Sarhoşum ve “tam babamın öldüğü yaştayım”.
Babam. Sadece kokusunu hatırlayabildiğim, neye benzediğini ise yalnızca evdeki sararmış fotoğraflara bakarak gözümde canlandırabildiğim babam. Gaga burunlu, kapkara bıyıklı ve keskin bakışlı bir adam. Hepsi bu. Resimler bizi ne kadar anlatabilir ki?
Hesabı ödeyip dışarıya çıkıyorum. Parlak mayıs güneşi altında kaldırımda dikiliyorum. Serçeler başımın üzerinden geçip, yangın musluğuna doğru uçuyor. Sarhoşum ve “tam babamın öldüğü yaştayım”.
Elli altıncı caddeyi kolaçan ederek ağır ağır geçen taksilerden birini çeviriyorum. Arka koltuğa oturuyorum. Sürücüye doktorun adresini veriyorum. Yavaşça hareket ediyoruz. Geniş kaldırımlardaki kadınlara bakıyorum. Köpeğini gezdiren kadınlar. Bebek arabası süren kadınlar. Ellerindeki erzak torbalarını dengelemeye çalışan kadınlar. Jimnastik adımlarıyla hızlıca yürüyen şortlu kadınlar. Genç, yaşlı, güzel, çirkin ve tümünü de beğendiğim kadınlar.
Taksi ilerliyor. Acı ansızın geliyor. Daha öncekinde olduğu gibi, önceden bir haber falan vermiyor. Göğsümün tam ortasında dayanılmaz, parçalayıcı, bıçak gibi delici bir acı başlıyor. Kıvranıyorum. Acı sol tarafıma geçiyor. Sonra çeneme sıçrıyor. Şimdi yüzüm sanki bana ait değilmiş gibi. Donmuş ve uyuşmuş. Sadece çenemdeki korkunç acıyı hissedebiliyorum.
Nefes almaya çalışıyorum. Alamıyorum. Boğuluyorum. Sol kolum önce uyuşuyor. Sonra sol kolum öylece kımıltısız kalakalıyor. Göğsüm yanıyor. Kalbim yerinden fırlıyor. Şoför aynadan bana bakıyor. Gözleri dehşetle açılmış. Bir şeyler söylüyor ama duyamıyorum.
Yine babam geliyor aklıma. Gaga burunlu, keskin bakışlı bir adam şarkı söylüyor. Akşam alacasında, tahtaları parlayan bir evin verandasındayız. Gaga burunlu, keskin bakışlı bir adam, gıcırdayarak sallanan bir koltuğa oturmuş. Ben onun kucağındayım. Bayat tütün ve ucuz viski kokusu yayılıyor adamdan. Güneşin son ışıkları........
