menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Servetin Kaynağı-V

10 45
18.02.2026

Bir açıdan, yeme, içme, giyim, barınma gibi maddi, bilgi, sanat, edebiyat gibi manevi ihtiyaçların asgari ölçüde karşılanmasının ötesinde gerçekleşen şeyleri servet olarak nitelendirmek mümkündür. Elbette, özellikle iktisat biliminin servete yaklaşımı, tanımı, kaynağı, kullanımı, işlevi, amacı gibi konular daha ayrıntılı ve çeşitli tartışmaları gerekli görmektedir. İktisadın yanında sosyoloji, tarih, siyaset, hukuk bilimlerinin konuyu ele alış tarzlarının farklılığı da ayrıca düşünülebilir.

Bu ve benzeri yaklaşımları saklı tutarak, genel bir anlayış temelinde servetin kaynağı üzerinde, daha önceki birkaç yazıda durulmuştu. Bu bağlamda, emeğin servetin kaynağı olabileceği ihtimali itibari ya da göreceli olarak irdelenmeye çalışılmıştı ve siyasete de işaret edilmişti. Çünkü siyaset, bir olgu ve gerçeklik olarak, insanın fikri ve fiili, düşünsel ve eylemsel varlığıyla doğrudan ilgilidir, dolayısıyla diğer bilgi alanlarına kayıtsız kalamaz. Kaldı ki hemen bütün bilgi ve bilimlerin kendi içerikleri de çeşitli görünüşlerde kendine özgü siyasetleri gözetmek durumundadırlar. İktisadi siyaset, hukuki siyaset, dini siyaset, edebi siyaset gibi adlandırmalar öyle rastgele ortaya çıkmamışlardır.

Siyasetin servetin kaynağı olması, insan ve toplum hayatının zaman içindeki akış sürecinde farklı görünüş ve biçimlerde kendini göstermiştir. Bazı dönemlerde var olan ve uygulanan siyasetin bir sonucu olarak, insan(lar) ve toplum(lar) kendi imkânlarının üstünde servete sahip olmuşlardır. Özellikle yapılan herhangi bir savaşta galip gelen tarafın, savaş için yaptığı maddi ve manevi masrafın üzerinde birtakım gelirler elde ettiğini, servet sağladığını tarih bilimi sıkça bildirmektedir. Böylece savaşların sadece acı, yıkım, yoksulluk getirmediği, savaşan bir tarafın belli birtakım yararlar, dolayısıyla servetler sağladığı da görülmektedir. Bu nedenle savaş olumsuz bir durumu ifade etse de, aynı zamanda bir tarafın, aynı zamanda belli insanların ve toplumların belli ölçüde bir servete kavuştuğu anlamına gelebilmektedir. Tıpkı emeğe dayalı servetin dini, ahlaki, hukuki, iktisadi ilkeler ve kuralar ölçeğinde edinilmesinin meşru kabul edildiği gibi, belli ilke ve kurallar gözetilerek yapılan savaşlar yoluyla kazanılan servetin de meşru sayılması gerektiği öngörülmüş ya da benimsenmiştir.

Buna karşılık, siyasetin kendi anlam ve bağlamı çerçevesinde sağladığı iktidarın imkân, yetki ve gücüne dayanarak elde edilen servetin dinden ahlâka, hukuktan iktisada, psikolojiden sosyolojiye olmadık ve beklenmedik sorulara, sorunlara yol açabileceği kaçınılmazdır. Nitekim tarihte ortaya çıkan insani ve toplumsal birçok olayların, huzursuzlukların, çekişmelerin, kargaşalıkların, çatışmaların, iş savaşların, darbelerin, ihtilallerin ve devrimlerin hazırlayıcı, itici ve kışkırtıcı nedenlerinin biri, kimi zamanlarda da birinci nedeni meşruiyeti kuşkulu nitelik kazanmış servet edinme olmuştur. Herhalde 1789 Fransız Devrimi, “Üçüncü Sınıf” (Tiérs Etat), onu küçümsenmesini anlatan “Baldırı Çıplaklar”ın (San Culot) zevk olsun diye ayaklanmalarının bir sonu değildi. Sözgelimi, aristokrasi ve kilise toprakların üçte ikisini içeren bir servete sahipti. Çarlık Rusya’sında gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi, “Baba Çar” ile “Boyer”lerinin de servetlerinin basit bir kalemi olarak görülen “Mujik”lerin “votka”yı fazla kaçırdıklarından kaynaklanmıyordu. On altıncı yüzyılda giderek yaygınlaşan ve derinleşen Celali İsyanları’yla Saray ve yöneticilerin servet edinme ve harcama hesapsızlıkları arasında hiçbir ilişki yoktu denebilir mi? Bugünkü hesapsız, pervasız servet edinme ve harcamalarını sorgulamadan insan olunabilir ve kalınabilir mi?


© Milli Gazete