AK Parti’nin hikâyesi, muhasebesi ve 2071 ufku
Bazı siyasi hareketler seçim kazanmak için doğar, bazıları ise toplumun biriktirdiği itirazı, umudu ve değişim talebini tarihin önüne koymak için…
AK Parti, 14 Ağustos 2001’de yalnızca yeni bir siyasi parti olarak kurulmadı. Ekonomik krizlerle yorulmuş, vesayet düzeni altında sıkışmış, inancı ve kimliği nedeniyle örselenmiş geniş toplum kesimlerinin “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iradesiyle doğdu. Kuruluş felsefesinin merkezinde milletle birlikte siyaset yapmak; yasakları kaldırmak, devleti toplumla barıştırmak, siyaseti belirli çevrelerin imtiyazı olmaktan çıkararak Anadolu’nun insanına açmak vardı.
Bugün, bu kutlu yürüyüşün 25. yılında, bir başka ifadeyle çeyrek asrın eşiğinde, AK Parti’nin hikâyesine yalnızca seçim sonuçları, iktidar yılları ve yapılan hizmetler üzerinden bakmak yeterli değildir. Bu hikâye aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal dönüşümünün, devlet-millet ilişkisinin yeniden kurulmasının, kadınların ve gençlerin siyasette görünür hâle gelmesinin hikâyesidir.
Ben bu hikâyeyi uzaktan izleyenlerden değilim. Kuruluşundan itibaren bu hareketin içerisinde yer aldım; taşına, toprağına, insanına ve siyasal gerçekliğine yabancı olmadığım Mardin’de kurucu Kadın Kolları İl Başkanı olarak sorumluluk üstlendim. Dört dönem boyunca bu görevi yürütürken kadınların siyasette yalnızca seçmen veya meydanları dolduran bir güç değil, karar alan, yön veren ve temsil sorumluluğu taşıyan aktörler olması için mücadele ettim.
Mardin gibi tarihsel, kültürel ve toplumsal katmanları güçlü; siyasetin her zaman kolay yürütülemediği bir şehirde kadınlarla siyaset yapmak, yalnızca bir teşkilat faaliyeti değildi. Evlerin kapısını çalmak, görünmeyen hayatlara dokunmak, farklı kimlikleri aynı masa etrafında buluşturmak ve kadının kamusal alandaki varlığını güçlendirmekti. Bazen bir kadının ilk defa bir toplantıda söz almasına, bazen ailesinin itirazına rağmen siyasete katılmasına, bazen de kendi hayatı hakkında karar verebileceğini fark etmesine şahitlik ettik.
Bu nedenle AK Parti’nin 25 yıllık yolculuğu, benim için yalnızca siyasi bir tarihten ibaret değildir. Kendi emeğimin, inancımın, mücadelemin ve hayatımın önemli bir bölümünün de hikâyesidir.
AK Parti’yi ortaya çıkaran şartları anlamadan bugünkü dönüşümünü doğru değerlendiremeyiz.
2001 Türkiye’sinde ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık ve vesayet düzeni toplumun geleceğe dair ümidini zayıflatmıştı. 28 Şubat’ın baskıcı iklimi yalnızca başörtülü kadınları veya dindar kesimleri değil, demokratik siyasetin tamamını kuşatmıştı. Kürtlerin kimlik talepleri güvenlik başlığının içine hapsediliyor, toplumun farklı kesimleri devlet karşısında kendisini eşit ve özgür yurttaş olarak hissetmekte zorlanıyordu.
AK Parti böyle bir dönemde “erdemliler hareketi”, “muhafazakâr demokrasi”, ortak akıl, hizmet siyaseti ve millet iradesinin üstünlüğü kavramlarıyla yola çıktı. Kuruluş felsefesinin özü; devleti topluma karşı koruyan anlayıştan, insanı yaşatmayı devletin temel sorumluluğu kabul eden bir anlayışa geçmekti.
AK Parti’nin başarısı, millet adına konuşmakla yetinmeyip milletin içinden konuşabilmesindeydi. Köylünün, işçinin, esnafın, kadının, gencin; başörtüsü nedeniyle okul kapısından döndürülen öğrencinin, kimliği nedeniyle kendisini dışlanmış hisseden Kürt vatandaşın, devlet dairesinde muhatap bulamayan sıradan insanın sesi olabilmesindeydi.
AK Parti, merkezin çevreye açılması değil; çevrenin merkeze doğru yürümesiydi.
Yirmi beş yılın hakkını teslim etmek,........
