menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yener Orkunoğlu yazdı: Deniz Göktaş ve komedinin özgürleştirici gücü

34 0
03.07.2026

Son güncelleme: 3 Temmuz 2026 -

Yener Orkunoğlu yazdı: Deniz Göktaş ve komedinin özgürleştirici gücü

Tercih edilen kaynak olarak ekle

Türkiye dışında yaşamanın getirdiği en belirgin ve derin zorluklardan biri, ülkenin kültürel damarından, toplumsal dönüşümlerinden ve güncel dinamiklerinden ister istemez uzak kalmaktır. İnsan fiziken uzakta olduğunda, memleketin mizah sokağında ne ara sokakların açıldığını, hangi yeni seslerin yükseldiğini dijital köprüler olmasa yakalamakta güçlük çekiyor.

Ancak dijital medyanın coğrafi sınırları anlamsızlaştıran gücü sayesinde, geçtiğimiz günlerde stand-up dünyasının son dönemdeki en dikkat çekici, en nevi şahsına münhasır isimlerinden biri olan Deniz Göktaş ile tanışma fırsatı buldum. Kendisinin YouTube kanalında yayınladığı ve yaklaşık 1,5 saat süren “Ölü Deniz” adlı gösterisini baştan sona büyük bir pürdikkatle izlediğimde; sadece bir komedi performansına değil, toplumsal hafızayı felsefi bir süzgeçten geçiren cesur bir entelektüel duruşa tanıklık ettim. Bu performans, sıradan bir güldürü olmanın ötesinde, coğrafyanın sosyo-politik dökümünü yapan katmanlı bir anlatıydı.

Gösteride dikkatimi çeken ilk ve en vurucu unsurlardan biri, sahne tasarımı oldu. Sahnenin merkezinde yer alan, gözleri kapalı ve başını yere dayamış bir insan figürünü sembolize eden o minimalist dekor, kelimenin tam anlamıyla “kellesini koltuğuna almış” bir anlatıcıyı ima ediyordu. Bu görsel tercih, salona adım atan ya da ekran başındaki izleyiciye sergilenecek cesur, tavizsiz mizahın ilk felsefi sinyallerini veriyordu.

Göktaş’ın bu nitelikli, sansürsüz ve entelektüel performansı, günümüzün ticari ve tekelci dağıtım mekanizmalarına inat YouTube üzerinden tüm kitlelere tamamen ücretsiz ve açık bir şekilde ulaştırması da onun politik, paylaşımcı ve demokratik eğilimini açıkça ortaya koyuyordu. Otoritenin, sansürün ve kurumsal baskının kendisini en yoğun hissettirdiği bir dönemde bu dijital hamle, sanatı kapalı salonların lüksünden kurtarıp sokağa, halka ve her eve taşıyan gerçek bir özgürleşme adımıdır.

Ağır gündemleri kahkahayla hafifletmek ve Hegelci estetik

Peki, insanı en çok güldüren şeylerin aynı zamanda canını en çok yakan, üzerine konuşulması en zor konular olması bir tesadüf müdür? Neden en derin yaralarımızdan en gür kahkahalar doğar? Alman idealizminin dev ismi Georg Wilhelm Friedrich Hegel, sanat felsefesinde (estetik) bu çelişkili soruya son derece derinlikli ve sarsıcı yanıtlar arar.

Hegel’e göre sanat, insan zihninin ve mutlak Tinin (Geist) kendini, tarihi ve dünyayı anlama çabasının ilk büyük, somut basamağıdır. Filozof, sanatı kendi içinde adeta hiyerarşik bir merdiven gibi basamaklara ayırırken, bu estetik gelişimin en üst, en olgun noktasına trajedi ve komediyi yerleştirir. Trajedi; insanın devasa kurallar, ezici devlet mekanizmaları, din ya da köklü gelenekler karşısındaki çaresizliğini, o büyük yapılar altında ezilişini işlerken; komedi insanın bu ezilmişlikten, bu tarihsel hapishaneden çıkış yollarından biridir.

Hegelci perspektifte komedi, insanın kendi eliyle yarattığı kurumlara, toplumsal baskılara, kutsallaştırılmış dogmalara ve hatta kendi mutsuzluğuna karşı kuşanabileceği en güçlü düşünsel, yıkıcı silahtır. İnsan, karşısında devasa, kutsal ve yıkılmaz görünen nesnel dünyayla alay edebildiği, onu tiye alabildiği ölçüde onun boyunduruğundan sıyrılır ve özgürleşir.

İşte Deniz Göktaş, tam bu noktada Hegel’in yüzyıllar önce formüle ettiği estetik teoriyi modern sahnede canlı bir biçimde ete kemiğe büründürmektedir. Onun mizahı, alelade bir zaman geçirme veya deşarj olma aracı olmanın çok ötesindedir. Seyirciyi sürekli kendi zihinsel konfor alanından çıkmaya, toplumsal prangaları fark etmeye zorlayan ve felsefi sorgulamaya zemin hazırlayan gerçek, canlı bir özgürleşme aracıdır.

“Aydın” putlarını devirmek ve otorite eleştirisi

Hegel’in felsefesinde komedi düzeyine ulaşmak, bireysel ve toplumsal açıdan üst düzey bir zihinsel olgunluk, bir uyanış göstergesidir. İnsan, ilk başta toplumsal normların, devletin, paranın ya da iktidarın azameti karşısında kendini cüce gibi hisseder ve durumun trajik ağırlığı altında ezilir. Ancak komedi sahneye çıkıp o keskin zekâsını konuşturduğunda, nesnel dünyanın o ezici, ciddi ve aşırı kutsanmış baskısı bir anlığına buharlaşır.

Göktaş da sahnedeki o kendine has, parmak sallamayan, bağırmayan, aksine son derece sakin ve rasyonel tavrıyla politikacıları, muktedirleri, gazetecileri ve topluma tepeden bakan entelektüelleri adeta bir cerrah gibi yapı söküme uğratır. Ülkenin en karanlık, en konuşulması tehlikeli, en ağır gündemlerini muazzam bir soğukkanlılıkla ve rasyonel bir mantık silsilesiyle masaya yatırarak seyircinin o ağır atmosferde ilk özgürlük nefesini almasını sağlar. Seyirci, sahnede konuşulamaz olanın konuşulduğunu gördükçe zihinsel bir ferahlama yaşar.

Bu felsefi mesafe, sadece soyut siyasi kavramları değil, toplumun önüne “hakikat tekelcisi” olarak konulan popüler figürleri ve entelektüel putları da doğrudan hedef alır. Celal Şengör ve İlber Ortaylı gibi halkı hor gören, her şeyi bildiğini iddia eden elitist akademisyenlerin; Fatih Altaylı veya Cüneyt Özdemir gibi her döneme ayak uydurmayı başaran, ana akım medya aktörlerinin yarattığı o kibirli, aşılmaz zırh, Göktaş’ın ince ve zeki eleştirileriyle çatlar.

Seyirci bu ulaşılamaz sanılan “aydın” putlarının sahnede birer birer devrilişine gülerken, aslında toplumsal hiyerarşinin, televizyon yapaylığının ve akademik kibrin ne kadar sahte olduğunu fark eder. Üstelik bu eleştiri okları yalnızca konforlu alanlarında oturan seçkinlerle sınırlı kalmaz; iktidarın kurduğu baskı rejimine, yasaklara ve toplumun üzerine bir kâbus gibi çöken büyük korku iklimine de doğrudan yönelir. Komedyen, otoritenin o heybetli, asık suratlı maskesini, ince şakalarıyla düşürerek, korkuyu kahkahanın hafifliği ve zarafetiyle etkisiz hale getirir. Maskesi düşen otorite, artık korkutucu olmaktan çıkıp komik olmaya başlar.

Uyanık bilinç ve korkunun panzehri olarak komedi

Bir durumun, bir cümlenin ya da bir olayın komik olabilmesi için, onun dışarıya karşı “göründüğü şey” ile özünde “gerçekte olduğu şey” arasındaki o devasa, gizlenen çelişkinin fark edilmesi gerekir. Hegel buna tam anlamıyla bilincin uyanışı, illüzyonun bozulması der. Deniz Göktaş, toplumsal normların yapay kurgusallığını, modern şehir hayatının getirdiği absürt çelişkileri ve bireyin kendi iç dünyasındaki varoluş sancılarını büyük bir titizlikle deşer.

İzleyici salonda sadece eğlenip iyi vakit geçirmez; aynı zamanda kendi savunduğu politik fikirlerin, kendi yaşam tarzının ve ideolojik dogmalarının tutarsızlıklarıyla da yüzleşmek zorunda kalır. Bu yüzleşme süreci, insanı pasif, her sunulanı kabul eden bir alıcı olmaktan çıkarıp, çevresini ve sistemleri sürekli sorgulayan aktif bir düşünür haline getirir.

İnsan korktuğu, kutsal gördüğü ya da dokunulmaz sandığı bir güce asla içtenlikle gülemez. Gülmek için, o nesneyle ya da güç odağıyla araya zihinsel bir mesafe koymak ve aklen ondan daha üstün, daha bağımsız bir konuma yerleşmek gerekir. Ekonomik kaygıların, gelecek kaygısının ve yoğun politik baskıların insanları sindirdiği, eve kapattığı bir atmosferde, Göktaş’ın sahneden fırlattığı şakalar köleleştirici korkuları yok eden toplumsal bir panzehre dönüşür. Sistemin mutlak ve yenilmez olmadığını izleyicinin kulağına fısıldayan mesaj şudur: “Evet, bu durum dışarıdan bakınca çok korkunç ve aşılmaz görünüyor ama bakın, biz şu an hep birlikte yan yana oturmuş buna gülebiliyoruz.”

Korkunun bittiği yerde özgürlük başlar; tabuları kahkahayla yıkan, kutsalların altındaki boşluğu gören birey, artık zihnen boyunduruk altında tutulamaz ve eski itaatkâr konumuna geri dönemez.

Komedinin düşünsel gücü ve felsefeyle bağlantısı

Komedinin hazırladığı bu zihinsel özgürleşme, doğrudan felsefeye giden yolu açar; çünkü felsefe de tıpkı komedi gibi, dünyayı bize sunulduğu, dikte edildiği şekliyle kabul etmeyi reddeden o şüpheci ve radikal........

© Medyascope