menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir çizginin devamı olarak CHP…

27 0
13.06.2026

25 yıla yakın kamu görevi ve ardından aktif olarak siyasete atılan biri olarak, siyasi tanıklığın bana öğrettiği tek bir şey varsa, o da şudur: Türkiye’de iktidarlar yalnızca kendi güçleriyle ayakta kalmaz; çoğu zaman karşılarındaki “muhalefetin” tökezlemesiyle, hatta uzattığı elle yürürler.

Dolayısıyla AKP’nin çeyrek asırlık iktidar yürüyüşünü “tek adam dehası” gibi okuyanlara, izninizle, devletin perspektifinden bakmayı öneriyorum.

Her şeyin başlangıcına, 2002 seçimlerinin hemen ertesine gidelim. Zülfü Livaneli’nin yıllar sonra kamuoyuyla paylaştığı o “Beylerbeyi görüşmesi”… İddia odur ki, Deniz Baykal ile Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Beylerbeyi’nde baş başa görüşmüş; o dönem siyasi yasaklı olan Erdoğan’ın önünü açmak, Meclis yolunu açmak için Baykal destek sözü vermiştir. Livaneli, bunu bildiğini ancak “partiye zarar vermemek adına” uzun süre sustuğunu söylüyor.

Bu bir “demokratikleşme” jesti miydi, yoksa bir devlet aklının kendi vitrinini yenileme hamlesi miydi? Ben hükmü size bırakıyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim: O dönem ben de, aktif siyasi hayatıma başlarken, önümüze açılan kapıların değil, kapanan kapıların daha “stratejik (!)” olduğunu öğrenmiştim. 

Merkez sağın tasfiyesi

2007 seçimlerine giderken ANAP-Doğru Yol birleşmesinin son noktasının konulacağı gün, Celal Adan’ın sahneye çıkıp Mehmet Ağar ile oynadığı rolle, AKP’nin önündeki en büyük merkez sağ tehlike daha sandığa gitmeden bertaraf edildi. DYP yüksek oy almasına rağmen yine barajın altında kaldı ve Erdoğan’ın önü bir kez daha açıldı. Bu birleşmenin nasıl bozulduğuna, o masaların yakınında durmuş biri olarak şahidim.

İki yıl sonra, 2009’da, bu defa Demokrat Parti-ANAP birleşmesinde (Cindoruk ve Yılmaz ekseninde) AR-GE Başkan Yardımcısı ve MKYK üyesi sıfatıyla süreçte aktif rol aldım. O masada da benzer “görünmez ellerin”, bir kez daha Fethullahçı yapının kollarının, devrede olduğunu gördük. Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk davalarını “askeri vesayetin sonu” diye alkışlayan, kendi tarifimle Türkiye’ye yabancılaşmış o “yetmez ama evetçi” liberaller ve kimi solcular, AKP değirmenine su taşıdı. Hatta, İdris Küçükömer’e atıfla “sol sağdır, sağ soldur” diyenler koşa koşa AKP saflarına geçti; bazıları bakanlık bile yaptı. Bize, devletin ve AKP’nin yemeğini “demokrasi” diye servis edenler, bugün “bizim sayımız azdı, kaç kişiydik ki?” şeklinde savunma yaparak kanaat önderi konumlarını gizleme gayretine girişiyorlar. 

Mayıs 2010’da patlak veren Baykal kasetleri, isterseniz buna “Baykal kumpası” deyin, Eylül’deki referandum öncesi havayı iyice karartmıştı. Ana muhalefette ciddi bir güç kaybı yaşanırken, 22 Mayıs’ta bir şekilde Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçtiğine şahit olduk. Bu dönemi anarken, CHP’de yöneticilik de yapmış emekli bir büyükelçinin, Onur Öymen’in uyarısını hatırlamamak olmaz. Öymen, küresel odakların hazırladığı raporlara dikkat çekerek, Baykal’ın kaset kumpasıyla istifaya zorlanıp........

© Medya Günlüğü