Geçmiş, Geçmemiştir İmanım
SABAH uyandığımızda toprak damlı evimizin önü tepeleme kar dolmuştu. Gece muhteşem bir fırtına vardı ki, uğultusu kulaklarımdan hâlâ gitmez. Odamızın küçük sayılabilecek penceresinin önünde oturmuş ay ışığının belli belirsiz aydınlattığı gecenin dehlizinden geçiyorduk. Ben gündüz köyün neredeyse yarısını misafir eden köy odamızda dedemle kalıyordum. El etek çekilince yüklükten babam yatak ve yorganımızı indirip serer sonra eve geçerdi. Baş başa kalırdık. Susmayı severdi böyle zamanlarda. Hayalinin nerelerde dolaştığını bilemezdim. Daha doğrusu hayal nedir onu bilmezdim. Sanki upuzun tarlalar vardı içinde. Ucu bucağı görünmeyen. Gecenin soğuk sessizliğinde sobanın ateşi gürleyip dururken o, sükûnetin meyvelerini toplarcasına ya da o engin tarlalarda hasadın hesabını yaparcasına uzun düşüncelere dalardı.
Köy çocuğuyum işte. Dedemi tanımlayacak başka veri yoktu ki elimde.
…
YAĞMURU bilirdim. Yakalanmamak için büyüklerimden gökyüzüne bakmayı ve onu okumayı deneyimliyordum. Bulutların hareketinden, rüzgârın yön ve şiddetinden yağmurun haberini alırlar ve “Haydi toparlayın şunları” diyerek harmanda serili olan samandan henüz ayrılmamış buğdayın çabucak yığın hâline getirilip etrafını süpürgeyle çevirmemizi isterlerdi. Uçmaması için üzerine naylon gererek çevresine büyücek taşlar yerleştirirdik. Bir müddet sonra da yağmur öylesine bir selamlardı ki bizi altına sığınacak saçak aramak için koşuştururduk.
Tırpan zamanı evden öğlen azığı götürmeyi bilirdik. Çobanın yemek sırası bize gelmişse akşam karanlık çökmeden helkeye konulan sıcak çorba ile yufka ekmeği vaktinde götürüp teslim etmeyi bir de.
…
TRENİ görmemiştim. Uçağı bilmezdim. Otobüs ile seyahat etmemiştim henüz.........
