Dilini Dinlendir
GEVEZELİK henüz bu kadar prim yapmıyordu. Susmamacasına konuşmaya bu kadar teşne değillerdi insanlar. “Bilen konuşur, bilmeyen susar” devriydi. Hem dinlemeyen nasıl öğrenecekti ki…
Çocukluğum az konuşanlar ve çokça dinleyenler arasında geçti. Köy odamızda ve harmanda büyüklerin ve hususiyle bunlar içerisinde bilenlerin konuştuğu ve diğerlerinin saatlerce tek bir kelam bile etmeden susup dikkatle dinlemelerine tanıklık ettim. Bu edepti. Öğreti bu şekilde nesilden nesile aktarıldı.
Susmak elbette ebedi değildi. Sual edildiği vakit cevaben konuşuyorlardı. Ama yeteri kadar…
Sözü köpürtmeden, kelimeleri yormadan.
Ayrıca şimdi susanların konuşacakları, söz söyleyecekleri devir gelecekti. O zaman gelip çattığında sözün hakkını verebilmesi şu anda ne kadar hakikatli dinlediğiyle yakından alakadar idi.
Kulağından beslenemeyenler yarın dilleriyle besleyici cümleler kuramayacaktı elbette.
Kişinin müktesebatını ortaya koyar. Biriktirdiklerini açığa çıkartır. Dolayısıyla konum belirleyicidir.
Yerinde susan ve gerektiğinde yeterince konuşanlar her zaman saygı görürler.
Söz varlığına sahip olmak demek aynı zamanda o sözün mânâsına vâkıf olmak demekti. Önünü ve ardını bilmek anlamına gelirdi. Ayrıca hangi sözün kime nasıl tesir edeceği de muhakkak hesap edilirdi.
Yoksa şifa olan kelamlar yaralayıcı da olabilirdi. Bu sebeple fasih olmalıydı. Yani muhatabı tarafından anlaşılabilecek bir açıklığı içermeliydi.
NASİHAT sözle yapılır. Ancak sözü destekleyen hâl hemen yanı başında olmalı. Tersi, içinde çekirdeği olmayan kabuktan ibaret anlamına gelir ki yarardan çok zarar ve ziyana sebebiyet verirdi.
İşte bu nedenle insanlar kendisini........
