Bıçağın Altına Yatan Biçağ
Bir varmış bir yokmuş. Tellal develerin sözünü pire berberler keser iken…
“Bir varmış bir yokmuş” arasına kurulu, varlığıyla yokluğu belli olmayan “biçağ” varmış. Kasa kasa vücut yapmakla kasım kasım kasılan bu çağ; kalp yetmezliğinin çözümüne yeterli derecede kafa yormaya ise pek gönüllü değilmiş.
Bedenle sıkı fıkı hısım akraba olan bu çağ, kalbe ise her geçen gün daha da kanlı bıçaklı hasım akbaba olmaya başlamış. Ve bu çağ gün gelmiş maneviyatı “sinir bozucu” kavramıyla bire bir “uyuşturup”, “madde bağımlılığını” inceden inceye kılcal damarlara kadar “sızdırarak” gönlü baypas ameliyatına hazır hâle getirmeyi başarmış.
Akabinde hiç vakit kaybetmeden bıçağını çekmiş biçağ. Kriz masasına boylu boyunca uzattığı kalbe maddenin üç damar hâlini enjekte etmiş. Böylece biçağın kalbi katılıkta taş devrine, sululuk ve bencillikte “benden sonrası tufan”a, heva ve hevesinin peşinde “tam gaz” koşturmayla kâinatın yaratılışın ilk aşaması olan gaz yığınına dönmüş. İçinde yaşanılan bu son çağ; adını her ne kadar kar/vizitlere çağdaş, medeni, modern ve son model diye yazdırsa da aslında en ilkel hâline geri dönüşü yaşıyormuş. Kendi gibi olmayanları “gerici, mürteci” diye yaftalaması ise kalplerin alayını gülmekten öldürmüş.
Gönlün “baypas edilmesiyle” bıçak gibi kesilmiş ruh. Gayrı an, can, kan ve mekânlarda ruh gibi dolaşan sadece “beden kesimi”ymiş. Bütün devridaimlar artık O ruh etrafında değil, 0 (sıfır) beden ekseninde dönüyormuş. Beden bu çağda sonsuz ve sınırsız bir harekât an ve alanı bulurken; yüreğin başı da kuyruğu da hiç olmadığı kadar paraya sıkışmış, köşeye sıkışmış…
Kalp operasyonundan sonra kınına girmemiş bıçaklar. Gönlü kestirip atmaya, bedeni ölçüp biçmeye devam etmiş. Bu sefer bütün bedeniyle bıçak altına yatmış biçağ. İnsanoğlu bütün yatırımını bıçak parasına yapmaya başlamış. Gözlerin bedene çevrilmesi, görünüşün bakıma alınmasıyla gönlün “etik ameliyatı”ının (ameliyat: işler, ameller) boşalttığı meydana “estetik ameliyatı”nın dolgu malzemeleri yerleşmiş. Zira öyle emrediyormuş dijital çağ(r)ı: “Kes, kopyala, yapıştır.” Keskin bir zekâ için bıçağını bileyen ‘ben bilirim’ çağı, delete tuşuyla feraset, hikmet, irfan için çoktan bıçak siliyormuş bile.
Ve dünya giderek küçüklerin büyütüldüğü, büyüklerin küçültüldüğü yetki devirlerinin sahnesi olmuş. Devir, ruhu devirerek; devr-i ruhtan devr-i bedene adını yazdırmış. Ruhun kılı kırk yararak elde ettiği bütün kazanımlarının, kırk günlük halvetlerinin bedene devir teslim törenleri tüm dünya genelinde kırk gün kırk gece kutlanır olmuş. Kırk haramilerin davetli olduğu bu şölenlerde “açıl susam açıl” dense de kapılar hiç Âli Baba açılmamış.
Öyle alınmış ki gönül bedenden… Çıkışa çıkışa bıçağa, biçağa açılmış baplardan çıkıp gitmiş bir daha çıkagelmemek üzere. Göğüs çukurunda “kalp” bir kalp varmış gayrı. Biçağın açtığı çukurdan nefsin ve şeytanın el vermesiyle burnu dahi kanamadan çıkarılan ise sadece mısırlara sultan yapılacak olan Yusuf “yüz”üymüş. Yusuf ruhu ise kırık kalbi, incinmiş gönlü, suya düşmüş hayalleriyle atıldığı zindan ve çukurlarda müebbete mahkum edilmiş.
Geçmiş “Yamuk Kraliçe” aynanın karşısına: “Ayna ayna söyle bana. Benden daha güzeli var mı bu dünyada?” “Var” demiş ayna. Kanlar içinde yere serilmiş gönlün “üstünde durma” yürekliliğini tek başına göstererek, “biçağdan mikrop kapmasın” diye gönül yarasına sargı bezi ve pansuman olan; ar/kasından bıçaklanmış ruhun ar/terine havlu tutan pamuktan gözünü alamayarak:
Aynanın “Pamuk Siren Sesi”yle anında al/arma geçmiş Yamuk Kraliçe’nin kulaklarına kadar kızaran öfke ve utancı(na). “Pamuk Fren Sesi”yle olduğu yerde donakalmış beden teşhircisi “kral çıplak”lar. “Duymamış olayım” dese de, kulaklarına........
