Beni Evime Götürün
Yıllarca köyde kaldıktan sonra eşinin devlette almış olduğu bir vazife nedeniyle Ankara’ya gelmiş orada o dönemin şartlarına göre iyi denecek bir evde ve köydeki yaşamına nazaran daha rahat koşullarda beş çocuk büyütmüştü. Eşi gecesi gündüzü belli olmayan bir devlet görevinde çalıştığı için kendisi de çocuklarıyla yakından ilgilenmek zorundaydı. Otoriter bir adamın eşi olmak kolay değildi. Her şey tertipli düzenli olacak, herkes aynı saatte kalkacak, kahvaltı masasında kimse yatakta olmayacak, kahvaltı ve yemek dahil uyku zamanı dışında kimse pijama ile ortalıkta dolaşmayacak. Babanın her şeyiyle sözünün hüküm sürdüğü bir evin annesi ve eşi olmak bu kadar değildi elbet. Çocuklarının hepsinin erkek olması ev işlerinde neredeyse tüm işlerin kendisi tarafından yapılması demekti. Yemek, bulaşık, temizlik, köyden gelen misafirleri ağırlamak, akşama eşinin misafirlerini ağırlamak gibi işler akla gelenlerden sadece birkaçı. Bunları ve daha fazlasını yaparak dört duvar arasında ömür geçirdi. Hafta sonları veya tatil zamanları bir yerlere gezmeye gitmek nedir bilmedi. Ancak eşinin izinli olduğu ve eşinin uygun gördüğü dönemlerde köyüne gider, biraz kalır eş dost ve akrabalarıyla hasret giderirdi. Böyle zamanlarda da çoğunlukla eşi fazla durmaz, onu çocuklarıyla bırakır giderdi. Olsun bu da yeterliydi onun için.
Ankara’da oturdukları zamanlarda da köyden uzak kaldığı söylenemez. Ankara’ya gelen akrabaları, iş arayan tanıdıkları, hasta olup çareyi büyük şehirde arayanlar, başı derde girenler, kısacası her türlü ihtiyacı olanlar kapılarını çalardı. Eşinin almış olduğu görevleri, devlet kademelerinde kurmuş olduğu dostlukları, iyi bir devlet memuru olması herkesin gözünde onu dert çözen biri haline getirivermişti. Eşi daha önceleri köyde de sevilen biriydi zaten. Her ne kadar sert mizaçlı olsa ve iyilik yaptıklarından sonraları pek vefa görmemiş olsa da herkesin işini karşılık beklemeden halletmeye çalışırdı. Böyle bir eşe sahip olmak her konuda onun da yükünü artırıyordu.
Yıllar geçti, çocuklar büyüdü çoluk çocuğa karıştı. Her çocuk artık baba olmuş ve kendi derdine düşer hale gelmişti. Ne de olsa herkes için öncelik kendi ailesiydi. Anne babadan önce sanki herkes kendi ailesini öncelemeye başlamıştı. El içine karıştıktan sonra anne babayı unutmuşlar mıydı? Böyle düşünmek aklından bile geçmezdi. Eşi de emekli olmuş hafta sonları torunlarının yolunu gözler hale gelmişti. Eşi işe gitmediği için günlerinin çoğunu evde geçirmeye başlamıştı. Eşinin emekli olması onun hayatında çok bir değişiklik getirmedi. Aynı disiplin ve düzen yine devam ediyordu. Her sabah mutlaka kahvaltısını saatinde yapacak, öğlen yemeği belli saatte mutlaka hazır olacak, yemek sonrası bir veya iki saat uykuyu takiben hayatta kalan arkadaşlarla bir çay bahçesinde buluşulup sohbet edilecek sonra tekrar ev, akşam yemeği, Türk kahvesi, akşam ajansı ve uyku. Bunların düzenli bir şekilde işleyebilmesi için gençliğinde olduğu gibi yaşlandığında da böyle bir adamın eşi olmanın getirdiği sorumluluklarda bir farklılık olmamıştı.
Cadde üzerindeki o ev onların artık her şeyleriydi. İyice yaşlanmışlar evi bırakıp gitmek sanki kendilerinden bir şeyi koparmak gibi bir şeydi. Her ikisi de evden çıkmak istemiyordu. Dedenin ölmeden önce geçirmiş olduğu kaza da bu evde gerçekleşmişti. Bu ev artık onun için daha farklı bir anlama bürünmüştü. Beş katlı eski bir Ankara apartmanının üçüncü katında oturuyorlardı. Evin asansörü olmadığı için her ikisi için haliyle merdivenleri inip çıkmak neredeyse imkânsız hale gelmişti. Çimento ve mozaik karışımı merdivenleri çıktıktan sonra eve girdiğinizde sizi ince bir koridor karşılar. Sağa döndüğünüzde caddeye bakan iki oda. Biri büyükçe bir salon. Salona........
