Rıza
Suyu kesen ip misali kırıldı gönlüm. Benden önce ölmen de varmış kaderde derken üstü başı çamur içinde mezarlık kapısının altından içeri girdi. Eşinin toprağını güneşten yanmış pembe burnu ile koklarken, uçabilmek için çift kanada ihtiyaç duyan kelebek, düz duvarda konaklamak için tek kanada inmez mi Murakıp Hanım, diye seslendi. Eşi öldüğünden beri mezarlığın müdavimiydi. Her gün mezarına gelir toprağına dokunur ve koklardı. Yine bu gece toprağı avucuna alıp derin bir ah çekti. Kambur balina gibi bir kaç saniyeliğine devasa gövdesini tamamen yüzeye çıkarıp, yeniden derin düşüncelere daldı. Ben hala buradayım demenin onlarca şeklinden biriydi belli ki.
Küçücük gözleriyle ayın gökyüzündeki konumuna bakarak kim durdururdu bu zamanı akmıyor benim için yine sıfır sıfır dedi. Hala yanıyorum, beni yakmalara doymuyor, okyanusun bile git vaktine denk geldim Murakıp Hanım bana iki de bir gel deme, ölüm dua ile kavuşulacak bir murat değil, ölmek de nasip işi, diye ekledi.
Yaşıyor olmanın ağırlığı ile içindeki ateşten daha büyük ateşler yakıyor, affı mümkün olmayan günahlar işliyordu. Eşinin karşı çaprazına taze gömülen bir mevtanın üzerindeki toprağı kürek gibi elleriyle kazarken akan lavların altında kalan küller gibi ben de ölüyüm aslında dedi. Saatler süren uğraş sonunda gri mor surete yapışmış ziynetleri tek tek çıkarıp, kesesine doldurdu. Eşi öldüğünden beri her gün usanmadan kendi ağırlığınca ganimet topluyor, içindeki ateşi görmezden gelebilmek için daha büyük ateşler yakıyordu. Kimseye görünmeden mezarlıktan giderken girdiğin delikten kaç bakalım Muhbir Bey, seni de biri tutar kürek gibi ellerinden bir gün, dedi kendi kendine.
Muhbir Bey kısa gür sakallı, biraz bodur ve tombul yapıdaydı. Yıl olarak baksak erken yaşlarda olmasına rağmen doğduğundan beri gözleri kör denilecek kadar az görüyordu. Fıtrat olarak kirli işlere ve yeraltı dünyasına oldukça hâkimdi. Sadece her iki kulağı dibinden kesik olduğu için değil, aynı zamanda olanlardan herkesten önce haberdar olması yüzünden de eşrafta Kesik Kulak olarak biliniyordu. Yeni ölülerin yani olası ganimetlerin haberini herkesten önce koklayarak aldığından erken saatlerde mezarlığın yolunu tutmuş, sotede el ayağın çekilip meydanın kendisine kalmasını bekliyordu.
Kamil Bey de her sabah olduğu gibi sabah namazını kılmak için aylardır gide gele açtığı mezarın başına geldi. Kadife pantolonun dizleri aşınmaktan kahve köpüğüne çalmış, sırtındaki mor örgü yeleğin ipleri arasına kuru mezarlık çiçekleri yapışmıştı. Heybesindeki örtüyü toprağa serip açtığı mezarın başına oturdu, kıbleye yöneldi.
Secdeye kapanmış Muhbir Bey’ in de duyması için biraz seslice, ağacın bile çamından korkardım dikenleri var diye öyle çaresizdim. Oysa şimdi özüm senin sözlerinle duruldu, ruhum bir ömür akıp yoluna sende kayboldu. Kalaylanmış bakır gibi içimin kızılı beni bir sen bilirsin Rabbim! “Annemi, babamı, eşimi ve tüm müminleri hesap gününde bağışla” diye dua etti. Muhbir Bey muhatap alınmanın verdiği huzursuzlukla girecek bir delik bulup oradan uzaklaştı. Kamil Bey ise Murakıp Hanım’ın kabrinin soluna kendisi için açtığı mezarı biraz daha derinleştirdikten sonra mezarlıktan ayrıldı.
Ertesi sabah ezanı müteakip mezarlığın kapısı Kamil Bey’in........
