Cağaloğlu’ndan Van’a Bir Edebiyat Serüveni: Müştehir Karakaya ile Söyleşi
Müştehir Hocam; çocukluğunuzdan İstanbul’daki basın-yayın yıllarınıza, 1995’te Van’a yerleşmenizden şiir, roman, hikâye ve denemelerinize uzanan oldukça köklü bir edebiyat yolculuğunuz var. Eserlerinizde kendi hayatınızdan izler taşıdığınızı da biliyoruz. Sizi ve edebiyatınızı daha yakından tanımak adına birkaç soruyla bu serüveninizin izini sürmek istiyoruz:
-Bugünkü Müştehir Karakaya olarak geriye dönüp baktığınızda; yazarlık tutkunuzun ilk tohumları hangi olaylarda veya kimlerin rehberliğinde atıldı?
-Yazarlık bir tutku olarak kabul ediliyorsa şayet, küçüklüğümü doya doya yaşamamışlığıma rağmen 12 yaşımdan sonra karşı konulmaz bir dürtüyle hikâye ve şiire başladığımı hatırlıyorum. Ama daha öncesi var. 2,5-3 yaşlarında olmalıyım, annemin dediğine göre bir köyden bir köye giderken bir bahar günü dağ başında karlar erimeye başlamışken, börtü böcek uyanmışken, kelebek ve arılar uçuşurken, nergis, kardelen, sümbül rüzgârda usul usul sallanırken ben, o güne kadar sesleri bile heceleyemememe rağmen “anne baba güzeller” diye üç kelimelik bir şiirle hayata tutunmuşum.
-Cağaloğlu’nun o hareketli yayıncılık dünyasında bulundunuz, dergiler çıkardınız. İstanbul yılları hem insan olarak mizacınızı hem de bir yazar olarak kaleminizi nasıl şekillendirdi?
-Cağaloğlu’na çok şey borçluyum. Benim ilk üniversitem oldu diyebilirim. Oradan, çekirdekten yetişme derler ya. 1980 yılında Cağaloğlu’na yolum düştü. Matbaa çıraklığı, avukat sekreterliği, çaycılık, hamallık, müdürlük, yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü, editoryal işler, dergicilik, yayınevleri ve kitapçılarda işçilik, dizgicilik, aklınıza gelebilecek birçok eylemden geçtim. Büyük şairleri ve yazarları, düşünürleri gördüm, dizleri dibinde oturdum. Bütün bunlar okulda öğrenilecek şeyler değil. Sabırlı okuyucum umarım bu hayatın içinden gelen verileri kalemimi çokça şekillendirdiğini göreceklerdir.
-1995’te Van’a yerleşmeniz hayatınızda büyük bir dönüm noktasıdır. Van sizin için sadece ikamet edilen bir kent mi oldu, yoksa köklü tarihi ve coğrafyasıyla edebiyatınızı besleyen kadim bir yuvaya mı dönüştü? Ayrıca İstanbul’a kıyasla Anadolu/taşrada üretimin ne tür imkânları ve zorlukları var?
-Van İstanbul karşısında küçük bir köy görünümündeydi. İstanbul o gün metropoldü, bugün mega kent. Zaten o zamanlar İstanbul dışındaki her yer taşraydı. Taşradan bir şey çıkmaz gibi ucube fikirler vardı. Ama değilmiş, zamanla bunu öğrendik. Devinim, kaos, hızlı yaşam, derbederlik, kaybolmuşluk, terk, acı, ıstırap, kimsesizlik gibi insanı saran yaşamın acı figürleri İstanbul gibi bir yerde yazın hayatını çokça besleyen unsurlar olarak bilinir. Peki, bunlar taşrada yok muydu? Vardı. Ama büyük kentlerde, şehirlerde yükselme daha kolay ve çabuk oluyordu da ondan. Sanırım ben bunu kıranlardan biriyim. Çünkü o zamanlar beş altı kitabım varken bugün altmışa yakın eserim vücuda geldi. İstanbul Cağaloğlu’nda bana sunulan fidanlar Van’da filiz verdi, ağaca dönüştü, dal budak saldı, meyve verdi. Siz nerede mutluysanız orası sizin öz vatanınız…
İstanbul’da her an bir edebiyat mahfiline rastlayabilirsiniz, taşrada ise bu değerleri istediğiniz zaman bulmak zor. Kıymet bilmekle ilgilidir bu. Eğer rutin bir hayat yaşıyorsanız, ezber bozacak dost ve arkadaşlıktan mahrumsanız, karnınızı doyurmak için bir işte çalışmak zorundaysanız her gün aynı güzergâhı, aynı yolu, aynı kişileri görüyorsanız, bu sıkıcı gelecektir ve sizi köreltecektir. Yazma şevkinizi kıracaktır. Çünkü her yeni gün yeni yüzler, yeni kültürler, yeni bilgiler, yeni yollar lazımdır. Bu maalesef taşrada kabil olamıyor. Onun için taşrada ölü mevsime yakalanırsınız. Bunu aşmanın yollarını bilmiyorsanız ölüme yakalandınız demektir…
-Şiirden romana, denemeden çocuk edebiyatına kadar pek çok alanda eser verdiniz. Sizi sürekli farklı türlerde yazmaya yönelten şey merak mı, hayatın çeşitliliği mi, yoksa her hikâyenin kendi biçimini dayatması mı?
-Güzel bir soru. Güzel cevaplamak lazım. Her dalda eser vermeye çalıştım sadece senaryo ve tiyatro eseri yazmadım. Hiç bilmiyorum nedenini, gelip beni bulmadığı için mi, benden kaçan öngörüler mi vardı, yoksa sen bu dalın adamı değilsin mi, çözmüş değilim. Mitolojiye merak sardığım için sekiz dokuz tarihi ve mitolojik romanlar yazdım. Hikâyeler kaleme aldım. Hayat, evet, çeşit çeşit, herkesin bir hikâyesi var, şiiri yok derler. Her hikâyecinin hayat felsefesi yanında yazdığı hikâyenin de felsefesi var. Şairin felsefesinin şiir olması gibi. Önce tek bir dal üzerinde yola çıkanlar başarılı olurlar, şöhret olurlar, iyi hikâyeci olurlar gibi ya da şiirse iyi şair olur, romancıysa iyi romancı olur gibi fikirler, düşünceler üzerinde tartışılırdı. Böyle olmadığını sonraki yıllarda, okudukça, eski zaman bilgelerini gördükçe, matematik, astroloji, fizyoloji, ahlak, edebiyat, kelam vs. dallar üzerinde her alanda uzmanlaşan öncüleri gördükçe bu tek dal üzerindeki görüş geçerliliğini kaybetti. Günümüzde artık herkes kendini şair sanıyor, biz hâlâ şair olduğumuzu kabullenemiyorsak, zor belliyorsak bari sanatın diğer alanlarında ürün verebilir, başarılı olabilir miyiz diye deneme, öykü, roman, anlatı, derleme, anı, seyahat, çocuk edebiyatı alanlarına girerek belki kendimizi ispatlayabiliriz hengâmesine giriyoruz. Ben kendimi sorguluyorum, başkası........
