menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Geleceği kim konuşabilir?

15 0
24.08.2026

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un Çerçeve Yasa’ya ilişkin yazısı (Anadolu Ajansı, 23 Ağustos 2027) yalnızca bir kanunun nasıl uygulanacağını açıklayan hukuki bir metin olarak okunmamalıdır. Yazı aynı zamanda devam eden siyasal sürecin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin önemli bir yorum çerçevesi de sunuyor. Yazının teknik ve hukuki yanları ayrıca tartışılabilir. Ancak benim açımdan daha temel bir mesele vardır: Metin hukuku açıklarken aynı zamanda geleceği de tarif ediyor. Burada dil, hukuk ve iktidar birbirine temas ediyor.

“-ecek/-acak” ekleri elbette tek başlarına tehdit ifade etmezler. Türkçenin olağan gelecek zaman ekleridir. Fakat siyasal söylem içinde gelecek zaman, bazen bir ihtimali anlatmaktan çıkıp kesinlik bildiren bir siyasal araca dönüşebilir. “Kaybedebilirler” başka bir cümledir; “kaybedecekler” başka; “gelecekte yer bulamayabilirler” başka bir cümledir; “gelecekte yeri olmayacaktır” başka. İlklerinde olasılık vardır, ikincilerinde hüküm.

Uçum’un yazısının sonuç bölümündeki ifade bu açıdan özellikle dikkat çekicidir: Sürecin aşamalarına uyum gösterenlerin Türkiye’nin hep birlikte kazanmasına katkı sağlayacağını belirttikten sonra, buna direnenlerin “kaybedecek” ve “Türkiye’nin demokratik siyasi geleceğinde yeri olmayacak” olduğunu söylüyor.

Buradaki temel soru şudur: Gelecek gerçekten henüz gelmemiş ihtimaller alanı mıdır, yoksa siyasal iktidar tarafından bugünden kapatılabilir mi?

Tehdit dili yalnızca insanı korkutmaz. Geleceği daraltır. Henüz gerçekleşmemiş bir sonucu gerçekleşmiş gibi ilan ederek muhatabın önündeki seçenekleri azaltabilir. Bu nedenle tehdit, yalnızca fiziksel ya da hukuki yaptırım tehdidi değildir. Başka bir düzeyde, olasılığın ortadan kaldırılmasıdır.

İktidar “böyle olacaktır” dediğinde, yalnızca geleceği haber vermiyor olabilir; geleceğin nasıl düşünülmesi gerektiğini de söylüyor olabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca kullanılan üslup değildir.

Burada ikinci ve daha önemli soru ortaya çıkıyor: Direnenler kimdir?

Uçum’un metninde “direnenler” kanunda tanımlanmış bir hukuki kategori olarak ortaya konulmuyor. Uçum bu ifadeyi, sürecin aşamalı niteliğine ve “zorunlu aşamalar dinamiğine” uyum göstermeyenler için kullanıyor. Dolayısıyla kavramın doğrudan hukuki değil, siyasal bir anlam taşıdığı söylenebilir. Tam da bu nedenle kategorinin sınırları önem kazanıyor.

Direnenler silah bırakmaya direnenler midir? Yoksa kanunun belirli hükümlerine itiraz edenleri, sürecin yöntemini eleştirenleri ya da demokratik siyaset içinde farklı bir çözüm önerenleri de kapsayabilir mi?

Bu sorunun yanıtı önemlidir. Çünkü hukuki bir düzenlemeye uyum meselesi, siyasal meşruiyet meselesine dönüşebilir. “Bu kanuna uymayan şu hukuki sonuçla karşılaşır” demek başka bir şeydir. “Direnenlerin Türkiye’nin demokratik siyasi geleceğinde yeri olmayacaktır” demek ise başka bir şey.

İkinci ifade artık yalnızca hukuki yaptırımdan söz etmez. Bir siyasal öznenin gelecekteki meşruiyetini tartışmaya açar.

Hukuk, hangi davranışın hangi hukuki sonucu doğuracağını belirleyebilir. Fakat kimin demokratik gelecekte yerinin olup olmayacağı sorusu, yalnızca hukuki yaptırım meselesi olmaktan çıkarak siyasal topluluğun sınırlarının kim tarafından belirleneceği sorusuna dönüşür. Demokrasiye dayalı toplumun koşullarından biri de tam burada ortaya çıkar: İtiraz edenlerin de gelecekte meşru siyasal özneler olarak kalabilmesi.

Bugün tartışılan süreç yalnızca devletin hazırladığı bir hukuk metninden ibaret değildir. Öcalan’ın çağrısı, PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirmesi ve örgütsel yapısını feshetmesi yönündeki tutumu meselenin önemli unsurlarıdır.

Öcalan’ın çağrısı, kendi siyasal öznesinden gelen bir çağrıdır. Devletin bu çağrıyı “uyum” başlığı altında değerlendirmesi ise başka bir siyasal ve hukuki işlemdir. Birincisi bir siyasal iradenin beyanıdır; ikincisi devletin bu iradeye vereceği hukuki ve siyasal karşılıktır. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.

Siyasi partilerin varlığı, milyonlarca seçmenin siyasal temsiliyle ilgilidir. Bir partinin demokratik meşruiyeti yalnızca iktidarın yürüttüğü bir sürece verdiği destekle ölçülemez.

Bir siyasi parti aynı anda hem bir sürecin ilerlemesine katkıda bulunabilir hem de o sürecin yöntemi, kapsamı ya da hukuki sonuçları konusunda eleştirel olabilir. Bu nedenle direnenler kategorisi özellikle dikkatle kullanılmalıdır. Meclis oylamasına göre, ezici bir çoğunlukla kanun kabul edilmiştir. Direnenler yerine, eleştirenlerle tartışılmalıdır denilse, metin daha derin bir katmana erişirdi…

Daha temel bir soru vardır: Silahlar sustuktan sonra siyaset kimin için açık kalacaktır? Bu soruyu Bese Hozat örneği üzerinden de düşünebiliriz. Geçmişteki silahlı konumu nedeniyle bir siyasal aktörün gelecekte demokratik siyasetin dışında bırakılması söz konusu olacaksa, geçmişteki bir konumun bugün ve gelecekte demokratik siyaset içinde bulunmanın önüne kategorik olarak geçirilmesi toplumsal bütünleşmeyle nasıl bağdaştırılabilir?

Bir kişinin geçmişteki siyasal ya da örgütsel konumu, onun gelecekteki siyaset hakkını otomatik olarak belirlemeli midir?

Bu soru yalnızca tek tek siyasetçilerin geleceğiyle ilgili değildir. Böyle bir dışlama siyaseti, bir siyasi partinin ve onun temsil ettiği seçmen kitlesinin Meclis’teki siyasal ağırlığını da etkileyebilir.

Barış, herkesin aynı siyasal görüşte birleşmesi değildir. Barış, farklı siyasal görüşlerin birbirini yok etmeye çalışmadan aynı siyasal alanı paylaşabilmesidir. Bir siyasal aktörden silah bırakmasını istemek başka bir şeydir; ondan siyasal kimliğinden, temsil iddiasından ya da demokratik siyasetteki varlığından vazgeçmesini beklemek........

© İlke TV