18 yıl 4 ay 11 gün
Kefensiz, törensiz, mezarsız, sadece büyütülüp çerçevelenmiş eski bir fotoğrafa sarılarak yapılan taziyenin ardından el ayak çekilince, evin balkonunda sessizce oturduk bir süre. Şehrin üstüne doğru eğilmiş bir gölge gibi duran Sümbül dağına bakıyorduk birlikte. Başındaki beyaz örtünün ucuyla göz yaşlarını silerken; “Gittikten sonra kalan birkaç parça eşyasını gönderdiklerinde, o gün anladım bir daha gelmeyeceğini.” deyince, “ne kadar oldu?” diye sordum öylesine. “18 yıl 4 ay 11 gün” dedi. Duraksamadan, düşünmeden, binlerce defa çalışılmış bir hesabın sonucunu söyler gibi.
Bir daha anladım, bir acıyı, ne kadar yakın olursanız olun, o acının sahibi kadar duyumsamanın imkânsız olduğunu. Günbegün, anbean, o özlemi, o ateşi içinde taşıyarak beklemek, kanamak. Ve bile isteye kanmak, umut veren her haberle.
Kürtler kaybettikleri çocuklarına ağlıyor. Sessizce bir vakarla. Öfke biriktirmek için değil, ne kaybettiklerini ve neyi affedeceklerini işliyorlar hafızalarına.
Aynı anda, memleketin batı sahillerinde yüksek pikselli hayatlar yaşayan muhalifler, Kürtlere, Türkiye’yi neden demokratikleştirmedikleri için gönül koyuyorlardı. Soluk ve eski fotoğraflardan içleri kararacak, seyir zevkleri zarar görecek olanların gündeminde, elbette ki o eski fotoğrafların başında ağlayan annelerin acısı yoktu.
Sümbül dağının silüeti gittikçe kararırken, sessizce, o tereddütsüz söylenen hesabı düşündüm. Kim bilir günde kaç kez hatırlamıştı kızını? Kaç kez koklamıştı ondan hatıra kalan giysilerini? 18 yıl 4 ay 11 gün,........
