Ya rozet ya kelepçe
Son dönemlerde CHP ve diğer muhalefet partilerinden ayrılıp AKP’ye geçen belediye başkanları ve siyasetçiler hakkında yapılan açıklamaların özeti sayılabilecek bir söz bu. İktidarın siyasi saflarına geçenler için “rozet”, oraya geçmeyip partisinde kalanlar için ise “kelepçe” metaforu kullanılıyor. Devlet gücünün, yargının ve iktidar imkanlarının muhalif siyaseti hizaya getirmek için kullanıldığı bir ülkede bu sözün anlattığı şey bütünüyle yabana atılacak bir durum değil. Hatta AKP’nin uzun zamandır uyguladığı siyasetin önemli bir yönünü oldukça isabetli biçimde tarif ediyor. Fakat tam da burada, sözü biraz tersinden çevirmek gerekiyor. Çünkü “ya rozet ya kelepçe” demek, eğer yalnızca kendi siyasi çevreniz için kullanıyorsanız, devletin zor aygıtlarıyla kurduğunuz ilişkinin tamamını anlatmaya yetmiyor. Daha doğrusu, insanı ister istemez başka bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Devletin elindeki kelepçe ilk başkasının bileğine takıldığında neredeydiniz?
Bugün Ankara ve Adalar’da yaşananlar, bu soruyu yeniden sormak için yeterince önemli. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın CHP’den istifa ederek bağımsız devam edeceğini açıklamasının ardından sekiz ilçe belediye başkanının da CHP’den ayrılması, CHP’li Adalar Belediyesinin AKP’ye geçmesi, elbette CHP’nin iç sorunları, belediye başkanları ile parti yönetimi arasındaki gerilimler ve Yeni Parti üzerinden oluşan ya da bundan sonra oluşacak yeni siyasi dengeler üzerinden ayrıca tartışılacaktır. Fakat mesele yalnızca birkaç belediye başkanı değildir. Hatta yalnızca CHP de değildir. Mesele, Türkiye’de seçilmişlerin iradesinin hangi koşullarda tanındığı, hangi koşullarda yok sayıldığı ve siyasi partilerin bu mesele karşısında ne zaman ilke ne zaman ise kendi siyasi çıkarları üzerinden tutum aldığıdır.
AKP’nin yerel yönetimler üzerindeki müdahaleleri, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, belediyelere kayyım atanması ve seçmen iradesinin merkezi idare tarafından etkisizleştirilmesi, elbette en sert biçimde eleştirilmesi gereken bir siyasi tasarımın parçasıdır. Bunun adına ister “kayyım siyaseti” densin, ister merkezi vesayetin yeni biçimi, sonuçta ortada sandıkta ortaya çıkan iradenin seçim sonrasında başka yollarla değiştirilmesi gibi son derece ağır bir sorun vardır. Fakat bu hikâye CHP belediyeleriyle başlamadı.
Bunu söylemek, bugün CHP’li belediyelere yapılanları küçümsemek değildir. Tam tersine, bugünkü gelişmeleri doğru yere oturtabilmenin ön şartıdır. Bu uygulamanın ilk ve en ağır adresi Kürt siyasi hareketinin belediyeleriydi. 2016’da OHAL koşullarında başlayan kayyım uygulamalarıyla birlikte DBP ve HDP’nin yönettiği çok sayıda belediyeye merkezi idare tarafından el konuldu. Büyükşehirlerden ilçelere, beldelere kadar uzanan bu süreçte seçilmiş belediye başkanları görevlerinden uzaklaştırıldı, çok sayıda siyasetçi tutuklandı. Daha sonra 2019 yerel seçimlerinin ardından Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyelerine yeniden kayyım atanmasıyla aynı siyaset daha da açık bir biçimde sürdürüldü. HDP o günlerde bunun yalnızca kendi belediyeleriyle sınırlı kalmayacağını, seçilmişlerin iradesine müdahalenin bir rejim pratiğine dönüşeceğini defalarca söyledi. O gün bu uyarıların ne kadar ciddiye alındığı bugün daha iyi anlaşılıyor. Çünkü kayyım siyaseti yalnızca bir belediye başkanının görevden alınması değildi. Bir belediyeye başka bir memurun atanmasından ibaret hiç değildi. Asıl mesele, seçme ve seçilme hakkının anlamının değiştirilmesiydi.
Halk birini seçiyor, devlet başka birini getiriyordu. Sandık kuruluyor, sandığın sonucu başka bir mekanizma tarafından bozuluyordu. Ve daha kötüsü, bu uygulama zaman içerisinde olağanlaştırılıyordu. Kürtlerin seçtiği belediye başkanlarına bunu yaptığınızda, bunun yalnızca Kürtlerin meselesi olduğunu düşünmek, siyasetin en temel gerçeklerinden birini görmemekti. Devlet bir kez seçilmiş bir belediye başkanını halkın iradesi dışında görevden alma hakkını kendisinde görmeye başladığında, yarın bunun kime uygulanacağını artık devletin kendisi belirler.
Siyaset tarihinin en acı taraflarından biri de budur: Başkasına yapılan haksızlığı önemsemeyenler, haksızlığın bir gün kendi kapılarına geleceğini çoğu zaman çok geç anlarlar. CHP’nin bugünkü itirazını bu nedenle bütünüyle değersiz görmek doğru olmaz. Özellikle son dönemlerde, Van’da ve başka yerlerde kayyım uygulamalarına karşı yapılan protestolara CHP’li siyasetçilerin destek verdiği, hiç değilse görünür biçimde itiraz ettiği biliniyor. Dolayısıyla burada CHP’yi “hiç itiraz etmedi” diye suçlamak gibi kolaycı bir yaklaşım da doğru değildir.
Asıl mesele başka. Mesele, bu itirazın neden başından beri aynı ilkesel kararlılıkla ortaya konulmadığıdır. Sıra kendi siyasi alanına geldiğinde yükselen itirazın, Kürt kentlerindeki belediyelere yönelik uygulamalar ilk başladığında neden aynı ölçüde güçlü olmadığıdır.
Van’da halkın iradesi yeniden gasp edildiğinde, CHP’den gelen itiraz elbette kıymetlidir. Fakat artık iş işten geçmişti. Çünkü o zamana kadar kayyım sistemi yalnızca birkaç belediyeye uygulanmış geçici bir devlet tedbiri olmaktan çıkmış, AKP iktidarının yerel yönetimler üzerinde kurmak istediği rejimin kurumsal araçlarından biri haline gelmişti. Bir başka deyişle, bugün “bize de yapılıyor” denildiğinde ortada yeni keşfedilmiş bir yöntem yoktu. Yıllardır vardı. Hem de herkesin gözü önünde. O zamanlar mesele Kürtlerin belediyeleriydi. Bugün başka belediyeler de aynı mekanizmanın baskısını hissediyor.
İşte tam burada CHP’nin kendi iğnesini kendisine batırması gerekiyor. Çünkü yıllar boyunca Kürt belediyelerine yönelik operasyonlarda kullanılan en önemli meşruiyet araçlarından biri yargıydı.
“Mahkeme kararı varsa…”
“Yargı süreci varsa…”
“Devletin elinde bilgi varsa…”
Bu cümlelerin her biri o dönemde muhalefet içinde farklı tonlarda kullanıldı. Bazen açık bir destek biçiminde, bazen suskunluk biçiminde, bazen de “elbette hukuksuzluğa karşıyız ama…” diye başlayan temkinli........
