menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çin: Bir medeniyeti eğitim penceresinden okumak: Kaostan düzene üç bin yıllık bir yürüyüş 30 Ağustos 2026

18 0
30.08.2026

“Bence Çin'i üç bin yıldır ayakta tutan; kesintisiz sürdürdüğü arşiv geleneği, sınavlakurduğu liyakat anlayışı ve bilime gösterdiği bağlılık oldu. Anlaşılmayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden bir medeniyet.”

Av. Suat Şimşek (Hukukçu – Tarihçi – Felsefe Eğitimli Gezgin) ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bugün konuğum, ülkemizin yetiştirdiği çok yönlü bir isim: hukukçu, tarihçi ve felsefe eğitimli bir aydın; aynı zamanda bugüne kadar yüz yetmiş altı ülke görmüş, gezdiği coğrafyaları tarih ve felsefe birikimiyle yorumlayan bir gezgin. Avukat Suat Şimşek. Suat Bey, geçtiğimiz günlerde on şehri kapsayan uzun bir Çin seyahatinden döndü. Bugün bu yolculuğu, eğitim ve medeniyet penceresinden konuşacağız; çünkü Çin, üç bin yıllık devlet geleneği ve eğitime verdiği önemle hepimize öğretecek çok şeyi olan bir ülke. Suat Bey, köşemize hoş geldiniz; izninizle ilk sorumla başlıyorum.

Çin birçoğumuz için halen uzak ve az bilinen bir ülke. Siz Çin'de dokuz şehir gezdiniz. Bir eğitimci gözüyle Çin neden bilinmeyi hak ediyor ve sizi en çok ne etkiledi?

Çin, benim düşünceme göre insanın bir ömre sığdırıp anlatmakla bitiremeyeceği ülkelerden biri. Sevgili dostum Ercan ile gezdiğimiz Pekin, Xi'an, Chongqing, Changsha, Zhangjiajie, Şanghay, Yangshuo, Guilin ve Hangzhou; bu dokuz şehrin her biri, bana kalırsa kendi başına bir dünya gibiydi. Hangzhou'ya vardığımızda, hemen yakınındaki Qingshan Gölü'nün su ormanına da uzandık; suyun içinden yükselen ağaçların arasında, yeşile çalan o sakin sularda dolaşmak, seyahatin en huzur veren anlarından biriydi. Beni en çok etkileyen şey ise, bu ülkenin bugünkü modern görüntüsünün altında üç bin yıllık, kesintisiz bir devlet ve kültür hafızasının hala yaşıyor olması oldu.

Düşünün ki yazının, kağıdın, matbaanın, pusulanın, barutun beşiği bu topraklar. Beni şaşırtan bir başka şey de temizlik oldu. Doğrusunu isterseniz, o güne kadar gezdiğim en temiz ülkeler benim için Japonya ve Singapur'du; ama Çin, bu ikisini hiç aratmadı. Bu kadar büyük ve kalabalık bir ülkede sokakların, meydanların, ulaşım hatlarının bu denli tertemiz tutulabilmesi, bence tek başına bir şehir kültürü ve eğitim meselesi. Beni asıl hayran bırakan ise, iç bölgelerde adeta sıfırdan yükseltilen o dev şehirler oldu. Çin, uzun süredir "Batıya Açıl" diye bilinen bir siyasetle ülkenin iç kesimlerini kalkındırıyor; sahil şeridinde birikmiş zenginliği içerilere taşıyor. Bunun en çarpıcı örneği, benim gözümde Chongqing'di. Yangtze Nehri'nin kıyısında, tepelere kat kat kurulmuş; katmanlı yolları, monorayları, bir apartmanın içinden geçen metrosuyla insanı büyüleyen bir şehir. Bildiğim kadarıyla Chongqing, bugün nüfus itibarıyla Çin'in en büyük şehri; merakıma binaen sonradan da baktım, gerçekten öyle: idari sınırları içinde otuz iki milyona yaklaşan bir nüfusu var. Şunu da eklemek isterim ki bu rakam yalnızca şehir merkezini değil, çevresindeki ilçeleri ve kırsalı da kapsayan geniş idari alanın toplamı; yani dev bir belediye sınırından söz ediyoruz. Üstelik burası köklü bir yer: İkinci Dünya Savaşı yıllarında Çin'in geçici başkentliğini yapmış, o günlerden "Kahramanlar Şehri" adını taşıyor. Orada, bir devletin coğrafyanın en zorlu yerine bile nasıl kudretli bir şehir kurabildiğini gördüm. Bir eğitimci ve tarihçi olarak beni asıl meşgul eden soru şuydu; bir medeniyet, bilgiyi ve emeği kuşaktan kuşağa nasıl bu kadar sağlam aktarabiliyor? Bence Çin, insanlığın bugün kullandığı pek çok temel aracı bu birikime borçlu olduğu için bilinmeyi hak ediyor. Ben oraya, bir medeniyeti okumaya giden bir öğrencinin merakıyla gittim ve o merakla döndüm.

Tarihçi kimliğinizle soruyorum: Çin'in devlet geleneği ve hanedanlıkları bu süreklilikte nasıl bir rol oynadı? Bir de arşiv ve liyakat meselesini açar mısınız?

Bana göre Çin tarihini hanedanlar üzerinden okumak gerekiyor. Milattan önce 221'de Qin hanedanının imparatoru ülkeyi birleştirip yazıyı, ölçüleri ve parayı tek bir düzene bağladığında, bence modern devletin ilk çekirdeği atılmış oldu. İşte Xi'an'da hayranlıkla seyrettiğim Terracotta ordusu, kanaatimce tam da bu birleştirici iradenin pişmiş toprağa dökülmüş hali.

Bu ordu, ilk imparator Qin Shi Huang için, onu öbür dünyada koruyup ona hizmet etsin diye yapılmış devasa bir mezar ordusu. Düşünün ki 1974'te, Xi'an yakınlarında kuyu kazan köylüler tesadüfen bu hazineye rastlayana kadar, iki bin yıldan fazla toprağın altında sessizce beklemiş. Bugün yaklaşık sekiz bin asker, yüzlerce at ve savaş arabası gün yüzüne çıkarılmış durumda; beni en çok da şu etkiledi, her bir askerin yüzü birbirinden farklı, sanki gerçek insanlardan kalıp alınmış gibi. Bence bu ordu bir yandan seri üretimin, standart parçaların, yani o merkezi ve düzenleyici devlet aklının izini taşıyor; öte yandan her figürdeki o bireysel yüz, çağın zanaat inceliğini gösteriyor. Yani bize hem Qin'in ordu düzenini, silahlarını, komuta yapısını adeta canlı bir belge gibi aktarıyor, hem de o dönemin sanat gücünü gözler önüne seriyor. Kaldı ki bu ordu, çok daha büyük bir mezar külliyesinin yalnızca bir parçası; kaynaklara göre yüz binlerce işçinin emeğiyle kurulmuş ve imparatorun bugüne dek hiç açılmamış asıl mezarında cıvadan nehirler bulunduğu rivayet ediliyor İlginçtir, bu rivayeti bize aktaran da birazdan anacağım tarihçi Sima Qian'dır. Sonra sırasıyla Han, Sui, Tang, Song, Yuan, Ming ve Qing gelmiş ama bir hanedan yıkılsa bile devlet fikri yıkılmamış, bir sonrakine intikal etmiş.

Bu sürekliliği besleyen, benim düşünceme göre iki büyük gelenek var.

Birincisi tarih yazıcılığı ve arşiv. Çin'de her hanedan, kendinden önceki hanedanın resmi tarihini yazmakla yükümlüydü; "Yirmi Dört Tarih" denen o muazzam külliyat, Sima Qian'ın iki bin yıl önce kaleme aldığı "Tarihçinin Kayıtları" ile başlıyor. Çin tarihini dikkatle irdelediğimizde o dönemlerde sarayda resmi tarihçilerin bulunduğunu, olayları günü gününe kayda geçirildiğini bugün biliyoruz.

Çin, memuriyete girişi neredeyse bin üç yüz yıl boyunca "keju" denen merkezi bir sınav sistemiyle düzenlemiştir. Mevki soydan değil, bilgiden ve emekten geliyor ve sıradan bir köylünün çocuğu dahi çalışıp sınavı geçtiğinde imparatorluğun en üst kademelerine yükselebiliyordu. Devleti asırlarca ayakta........

© HalkTV