Akşam yemeği
Tam olarak nasıl bir ruh halinde olduğumu bilmenizi istiyorum. Çok uzun zamandır sürprizler eskisi kadar heyecanlandırmıyor, şoklar beklendiği kadar sarsmıyor, sevinçler ayaklarımı yerden kesmiyor. Ne zaman başladığını aşağı yukarı tahmin ediyorum, yaklaşık bir sene önce Tokyo’dayken bütün değer yargılarımı, inandığım pek çok şeyi, geleceğe umudumu, beklentilerimi kaybettim; çoktandır böyleyim. İnsanı yataktan kaldırmayacak bir depresyonda değilim kesinlikle, aksine çok da mutluyum. Ama hayata karşı heyecanımı kaybetmiş bir haldeyim.
Kırk yılın başında bir film gördüğümde ya da alışveriş yaptığımda heyecanlanıyorum, kendimi heyecanlanmak için zorluyorum ama etkisi yeteri kadar uzun sürmüyor. Eskiden gündelik mutlulukları uzun döneme yayma yeteneğine sahiptim ama çoktandır şaşırma kabiliyetimi kaybettim. Ne aradığımı bilmiyorum, ama sürekli arıyorum.
Zaman zaman kendimi böyle hayata karşı kayıtsız, hayatın anlamını yitirmişken bulduğum oluyor. İki sene önce bir yaz sonu Bodrum’da da benzer bir ruh halindeydim. Kendi içimde yaşadığım çalkalanmalar yetmiyormuş gibi bir de ayağımı kırdım. Sonra koltuk değnekleriyle Aret Sahakyan’ın o yaz yeni açtığı Ayla’da akşam yemeği yedim ve, yazdığım gibi, adeta hayata dair inancım yerine geldi.
Aret hakkında çok şey söylenebilir: Michelin yıldızlı bir şef olduğu, yıllardır Maça Kızı’nda harikalar yarattığı, ününün dünyaya yayıldığı, otelin şöhretinde mutfağının da katkısının olduğu vs. vs. Ama beni en çok şaşırtan tarafı bütün başarılarının, yeteneğinin, yaptığı yemeğinin anlamının neredeyse hiç farkında değilmiş gibi davranması. Pişirirken bütün numaralardan kaçınıyor, numara yapmak zorunda kaldığında adeta mahcup oluyor.
Ben onun yemeğine bir sürü çıkarımlar yapıp belki hiç düşünmediği anlamlar yüklerken o sadece suratıma bakıyor. Pek konuşmak istemiyor, ya da kendi yemekleri hakkında konuşmak istemiyor gibi.
Geçen yaz Ayla’da bir akşam yemeği daha yedim. Yazdan yaza, sadece bir kere tecrübe ettiğim için mi bilmiyorum, ama biraz değişerek, biraz köklerini koruyarak, arayıştan hiç vazgeçmeden şaşırtmayı başarmıştı. Çoğumuzun hayatı böylesi küçük mutluluk anları için yaşadığımızı biliyorum. Bu yaz bir kez daha Ayla’da yemek yemek istiyorum.
Bir buçuk ay önce Londra’daydım. Bir senedir devam eden hayata karşı kayıtsızlık defalarca gittiğim ve artık her gittiğimde sadece aynı şeyleri yaptığım Londra’da devam ediyordu. Londra’ya birkaç ayda bir gittiğimi düşünüyordum ama Eurostar’da hesaplama yaptım. Bir buçuk sene olmuş sanırım. Londra’da sadece hava durumu değişiyor, sonuçta.
Bu sefer sadece Labombe’da bir akşam yemeği için Londra’ya gittim. Ve şimdi, fırsatım olsa, bu Cumartesi günü de Londra’da olmak isterdim. Ayarlayabilsem mutlaka olurdum da, ama genel olarak hareketsiz hissediyorum kendimi. Hayata karşı ilgisizliğim aklımın bu Cumartesi yapılacak bir yemekte kalmasına engel değil.
Londra’da Cumartesi gecesi Aret Sahakyan mutfağa giriyor. Ama tek başına değil, iki Michelin yıldızlı Trivet’in şefi Jonny Lake’le birlikte çok nadir, çok eşsiz bir buluşma olacak. Kendi adıma şu anda gastronomi dünyasından bundan daha önemli bir “collab” düşünemiyorum. Çünkü bu kış yağmurlu Londra akşamında Jonny Lake’in yemekleri de beni yeniden hayata bağladı.
Londra’da olmayacağım çünkü Montreal’a gidiyorum. Son yıllarda yemek için Montreal’e gidiyorum, her seferinde neden buraya geldiğimi sorguluyorum ama sonra bir kez daha yemek için yine Montreal’de buluyorum kendimi. New York’tan daha iyi lokantalar olan tek Kuzey Amerika şehri olabilir mi? (İtiraf ediyorum, San Francisco’ya hakim değilim.)
Bütün iyi şefler Montreal’den mi çıkar? Jonny Lake’e mutfak koşuşturması arasında tiyatroları kadar lokantalarıyla ünlü Montreal’deki gençliğini soruyorum. “Aslında dünyada başka hiçbir yerde yaşamazdım,” diyor. “Ama sonra İtalya’da bir fırsat çıktı karşıma ve bir daha dönemedim.”
Sonrası bir dönem dünyanın en iyi lokantalarından biri olarak anılan Fat Duck. Moleküler........
