menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk aydını, Sultan Abdülhamit, İsmail Beşikçi

162 0
11.03.2026

Geçen yılın sonbaharında bir inme geçiren İsmail Beşikçi şu anda Diyarbekir’de Prof. Cenap Ekinci’nin ona tahsisi ettiği bir evde, iki bakıcının etrafında pervane olduğu, çiçeklerle dolu, iyi döşenmiş, bol ışıklı ferah bir odada, ziyaret eden dostlarının yoğun ilgisine mazhar bir halde şifa bulmayı bekliyor sevenlerinin duasıyla. Beyni sapasağlam, ellerini kullanabiliyor ama gövdesi hâlâ felcin tasallutu altında.

Van’a gelmişken onu ziyaret etmek geldi içimden. Yakın dostu, yazar arkadaşım Halit Yalçın’a fikri açınca “hemen gidelim” dedi, Halit’in arabasına bindik, Van’dan Diyarbekir’e doğru çıktık yola.

Yola çıktığımızda Van’a kar yağıyordu. Van-Tatvan arasında kar tipiye döndü. Bu yoldan geçenler bilir, yol dağlara tırmanır önce. Zaman zaman göl çıkar karşına, zaman zaman her şeyden uzaklaşır, böylesi karlı günlerde mesela, yol göğe doğru bir sonsuzluğa gidiyor gibi gelir insana. Nedense, ne zaman bu yoldan geçsem aklıma Edip Cansever’in “Su Altında Kanat Çırpan Üveyik” şiirinden dizeler gelir:

“Kış bitecek birazdan, kışa geç kalma

Böyle diyordu savat ustası Hasan

Gelirken az tütün getir

Bir dağ keçisi parçala

Tuz bas düşümde gördüğüm kana, tuz bas

Ne derdi güz ortalarında baban sana

Van köylüsü kendini çavlan gibi üretir

Ve beklemesini bilir, burkulur

Eğiktir şimdi boynu, sen de eğiksin

Senin olsun şu eski mavzer

Biri armağan ettiydi babama

Okşadı sevdi yıllarca onu

Bir gün hiç konuşmadan

İşine yarar mı bilmem

Bildiğim bir şey varsa

Mavzerle denenmek ister dağlar

Neredeyse yarım asırdan beri bu dağlar “mavzerle denendi”, onların sesi yankılandı bu yalçın kayalarda. Ama hep hüzünlere yol açtı. Şimdi yepyeni bir ikilimin içindeyiz. Mavzer sesleri sustuktan sonra şimdi bize kalan “hüzünden” çok sevinçtir. Bunları konuşuyoruz yol arkadaşım Halit’le, bir yandan da kulağıma dizeler fısıldıyor şair:

Bin çift nar düşürülmüş gibi dalından

Sessizce yağan karda nar sesi.”

Geçtiğimiz yolda yağan kar gibi, füzeler yağıyor şimdi hem Hafız’ın ülkesine hem de Ortadoğu halklarının başına. Ta Atlantik ötesinden gelmiş Coni, Netenyahu’ya asker yazılmış, zafer peşindeler bu diyarda yüz yıldan beri kazandıkları zaferlere bir yenisini eklemek için. Ama coğrafya dikilmiş karşılarına, aşmaları mümkün değil, “mayın eşeklerini” arıyorlar o dağlar yol versin diye ve tarihte galiba ilk defa, Ortadoğu’nun çift dilli, sadece kendi dilleri kendilerine yasak tek halkı Kürtler bu kez “mayın eşeği” olmayı ret ediyorlar. Bunları da katık ediyoruz muhabbetimize Halit’le.

Birazdan içinden geçeceğimiz Bitlis’te; 1960’ların ortalarında buralarda yedek subay askerken İsmail Hoca’nın uzun süre kaldığı evi gösterecek bana yol arkadaşım. İsmail Beşikçi, Nemrut kraterinin altında çadır kuran göçebe Alîkan aşiretinin sürüsüne bir bilim insanı hüviyeti ama bir çoban sezgisiyle yaklaşır yaklaşmaz “bilicine çarpmıştı” Kürtler. Madem Kemalist Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni”ni yazmıştı, “Doğu Anadolu’nun Düzeni”ni yazmak da bir sosyalist olarak ona farz olmuştu.

Şimdi, o hastane odasına dönüştürülmüş konforlu evde onu ziyarete giderken, hazır fırsattan istifade gelmişken bu kadim şehre, “Beşikçi Vakfı”nda “Türk Aydını ve Beşikçi” üzerine bir de sohbet edelim oradaki dostlarla demiştik.

Diyarbekir’de Avesta Kültür’ü yeni açmış ortak dostumuz Abdullah Keskin’i yeni mekânında ziyaret ettikten sonra, iftarda ortak dostumuz Vahap Coşkun’un misafiriyiz.

Vakıfta ertesi gün yapacağımız sohbet için hazırlanırken, gece durmadan Sean McMeekin’in “Osmanlı’da Son Fasıl, Savaş, Devrim ve Ortadoğu’nun Şekillenişi-1908-1923” (YKY) kitabını okuyor, bir yandan da Tanzimat’tan bugüne Türk aydınını serencamını düşünüyorum. Alanının alimleri Şerif Mardin olsun, Niyazi Berkes olsun, Hilmi Ziya Ülken olsun özellikle İkinci Meşrutiyetten bugüne Türk aydınını, Osmanlı modernleşmesinin mirasını devralmış, elitist-bürokratik-merkeziyetçi bir misyoner tipi olarak tanımlarlar. Bu tanıma göre Türkiye’de aydın, salt bir “düşünür” ya da “entelektüel” değil, onun ötesinde, toplumu “aydınlatma” ve “dönüştürme” görevini üstlenmiş, devlet mekteplerinden mezun, devletle iç içe geçmiş aktif bir figürdür.

Meşrutiyet aydınları Namık Kemal’den Ziya Gökalp’e, Abdullah Cevdet’ten İttihatçılara kadar hemen hemen hepsi Batı’ya hayran münevverlerdi. Batı demek bilim, teknoloji ve fen demekti. Cumhuriyet’le birlikte bu fikir, Kemalistlerin eliyle tepeden inmeci bir uygulamaya dönüştü: Yapılan bir sürü “devrim”, “halka rağmen halk için” mantığıyla topluma benimsetilmeye çalışıldı.

Aydına göre tek doğru bilgi ondadır, o da o bilgiyi “cahil halka” ulaştırmakla görevli bir rehberdir. Bu yüzden toplumu kendi bildiği doğruya zorlama hakkını bile kendinde görür. Osmanlı’nın “münevveri” de Cumhuriyet’in “aydını” da böyledir. Batıda ortaya çıkmış entelektüel gibi muhalif ve bağımsız bir figür değildir, tam aksine bürokrat-devlet adamı karışımıdır; özgür fikir üretiminden çok, mevcut bilgiyi “tüketip” yaymayı sever.

Meşrutiyet’ten beri süren “Asya’nın akl-ı pîrânesi ile........

© Habertürk