Tahir ile Nesin
Bazı dostlar vardır ki taban tabana zıttır. Fikirleri aykırı, dünyayı bakışları farklı, alışkanlıkları birbirine uzaktır. Her birinin duruşu şahsına münhasırdır; pek çok konuda ters düşerler. Gelgelelim, tüm bu zıtlıklara rağmen birinin parmağı kıymık batsa, ötekinin canını yanar; dostlukları o derece derindir.
Dostluk, fikri uzlaşma değil, ruhi ortaklıktır. Gerçek dostluk zihnin değil, kalbin ürünüdür çünkü.
Aziz Nesin’in taslak halinde kalmış, bitmemiş “Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim” kitabını okuyunca, Kemal Tahir’le olan dostluklarının yukarıda tarif ettiğim dostluğa benzediğini hayretle görüp, 50 yaşını geride bırakalı beri elimde kalan üç-beş kişinin gerçek dost olduğuna bir kez daha kendimi inandırıp, onları muhafaza etmek için ne kadar çırpınsam azdır duygusuna kapıldım.
Ne muhteşem dostlukmuş meğer Tahir ile Nesin’inki…
Türkiye’deki aydınların büyük çoğunluğu “parasız devlet okullarından” mezundur. İçlerinden bazıları; devletin halktan toplanan vergilerle var olduğunu göz ardı ederek, devletin halkı var ettiğine inanır. Bu yüzden hep devlete minnettar kalır ve hayatları boyunca devlete toz kondurmazlar.
Diğerleri ise o okulların halkın parasıyla yapıldığının bilir. Kendilerini halka borçlu hissedip bu borcu ödemek için çırpınıp durur. Bu duyguyla halkı kutsar, kalpleri hep onunla birlikte atar ve onu bulunduğu sefil durumdan “kurtarmak” için çoğu zaman hayatı kendilerine zehir ederler.
Modernleşme tarihiyle birlikte kendilerini var edenin “devlet” olduğuna inanmış aydınlar daha çok sağ cenahı oluştururken; onları okutup yetiştirenin “halk” olduğuna inananlar ise solda kümelendiler.
Türkiye’de milliyetçilerin “devleti”, sosyalistlerin “halkı” kutsamasının temel sebebi budur.
Kemal Tahir, Aziz Nesin’den sadece beş yaş büyüktür. Rüştiye mezunudur; yani eğitimi ortaokuldan öteye gitmemiştir ve edebiyat aleminin “alaylısı” sayılır. Aziz Nesin ise ilk mektepten Harp Okulu’na, ardından Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirinceye kadar hep “bu yoksul halkın parasıyla” okuduğunu söylemiş ve kendisini o halka hep borçlu hissetmiş. Sanatını da daima bu “borcu ödemenin” bir aracı olarak kullanmış; yazdığı her şeyin halkın işine yaramasını istemiş. Edebiyatı, halkın “sömürüsüz, eşit bir düzende yaşama” mücadelesinin bir silahı olarak görmüş.
Kemal Tahir’e göre ise edebiyat, bilhassa roman; toplumu ve tarihi anlamaya, açıklamaya ve bu yolla ülkenin kendi gerçekliğine uygun çözümler üretmeye yarar. Ona göre edebiyatla halk kurtulmaz, roman halkı bilinçlendirmez; roman, yalnızca “drama düşmüş” insanı anlatmanın bir aracıdır.
İkisi de başlangıçta devleti kutsamamış; ancak ilerleyen yaşlarda devlet hakkındaki fikirleri taban tabana zıt bir hal almış. İkisi de çok uzun yıllar hapis yatmış. Devlet ikisine de çok hoyrat davranmış; Kemal Tahir aralıksız on üç yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde hapis yatarken, Aziz Nesin de birçok şehri sürgün olarak dolaşmak zorunda kalmış. Kemal Tahir de Aziz Nesin de sol düşünce dünyasının içinde yetişmiş oldukları halde, Türkiye’nin meselelerine bakışlarında birbirine tamamen zıt düşüncelere sahiptirler.
Aziz Nesin, sosyalizmi evrensel ilkeleriyle benimser. Topluma ezen-ezilen ilişkisiyle bakar, aydınlanmacıdır; Osmanlı düzenini gerici ve karanlık bir dönem olarak görür, Cumhuriyet’in ise bu karanlıktan çıkış olduğunu savunur. Kamucudur, antiemperyalisttir; klasik bir sosyalist ve ödünsüz bir laiktir, hatta laikliği “demokrasinin namusu” olarak görür. Eserlerinde bürokrasiyi, kapitalist sömürüyü, dini bağnazlığı ve toplumsal cehaleti, keskin bir mizahla bilenmiş sert bir dille yerden yere vurur.
Kemal Tahir ise Aziz Nesin’in tersine, fikirden fikre at koşturmuş, birçok defa yanılmış; hatasını fark ettiğinde bunu açıkça dile getirmiş ve nihayetinde yerli, ezber bozan ve tarih merkezli bir sosyolojik yaklaşımla memleketi o tarihlerde pek kimsenin göremediği bir gözle görmüş bir münevverdir. Hiçbir fikrinde ısrarcı olmamış, doğru bulduğunu canla başla savunmuş; yanlışa düştüğünü anladığı anda da “Vay arkadaş, yine yanıldık!” diyerek o “doğru fikirden” kolayca vazgeçebilmiş. Genel geçer Batılılaşma modellerine karşı çıkmış, dışarıdan gelen nazariyelerle toplumun tahlil edilemeyeceğini savunmuş; böylece yerli bir sosyalizm fikrine varmış. Türkiye’de Batı tipi bir feodalizm ya da sınıf çatışması olmadığını, devlet ile halkın birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu öne sürmüş. Klasik Marksist şablonları Türk tarihine uygulamayı reddetmiş; Osmanlı toplum düzenini, “Kerim devlet” dediği güçlü devlet geleneğini ve köylünün yapısını merkeze alarak Batı taklitçiliğine karşı milli ve yerli bir toplumsal uyanışı savunmuş, sıra dışı bir âlim-romancıdır.
Aziz Nesin; doğmalara, emperyalizme, sömürüye ve baskıcı rejimlere karşı akıl, bilim, laiklik ve sosyalizm temelinde savaşan, hiçbir güce biat etmeyen bağımsız bir sol entelektüel olarak varlığını sürdürürken; Kemal Tahir, Marksist bir gelenekten gelse de dogmatik solcular tarafından “sağcılık, milliyetçilik ve Osmanlıcılıkla”, bir dönem sağ çevreler tarafından ise “komünistlikle” suçlanarak iki tarafa da yaranamayan “yalnız ve yerli” bir devrimci entelektüel olarak Türk düşünce tarihinde iz bırakmıştır.
İşte bu ikilinin dostlukları hiçbir deftere sığmaz. Siyası fikirleri taban tabana zıt, edebiyat anlayışları ise birbirinden bir hayli uzaktır. Ama Türk edebiyat tarihinin belki de en sarsılmaz, en derin dostluklarından birini onlar inşa etmişler.
Yolları gençlik yıllarında kesişmiş; 1940’ların koyu karanlık siyasi ortamında birlikte hapis yatmışlar. Daha sonra geçimlerini sağlamak adına ortak bir yayınevi kurmuşlar. Kemal Tahir hapishaneden çıktıktan sonra, ne zaman Aziz Nesin gözaltına alındıysa, polis mutlaka Kemal Tahir’i de alıp götürmüş.
12 Mart’ta askeri bir cip önce Aziz Nesin’i alır. Yola çıktıklarında Aziz Nesin şoföre yolu tarif etmeye başlar. Araç komutanı subay, “Nereye gideceğimizi nereden biliyorsun?” diye sorunca, “Kemal Tahir’in evine gidiyoruz; beni her aldığınızda onu da alacağınızı biliyorum,” der.
Kemal Tahir arabaya biner binmez başlar şu Karadeniz türküsünü........
