Diktatör ile bestekâr
Komünizm, hayal edilen bir cennet olarak zihinlerde kaldığı sürece, insanoğlunun şimdiye kadar tasarladığı en kusursuz dünya düzenidir; komünistler ise o hayali cennetin en adil bekçileri... Ancak o ideali yeryüzüne indirmeye ve hayata geçirmeye kalkıştığınız an (“Komünist bir ülkede yaşamadan komünist olmak kolaydır”- Svetlana Aleksiyeviç), o adil insanlar bu kutsal amaç uğruna dünyanın en vahşi, en barbar katil sürüsüne dönüşmek zorunda kalırlar. Çünkü proletarya diktatörlüğü altında burjuvaların tamamını “dönüştürmeden” veya ortadan kaldırmadan o; kimsenin kimseyi sömürmediği, sınıfsız düzene varmak mümkün değildir.
Âdem Babamız cennetten kovulduğu günden beri onun çocukları olan bizler, hep kaybettiğimiz o harikulade bahçeyi yeryüzünde yeniden inşa etmek için dur durak bilmeden çırpınıp duruyoruz.
Gençlik yıllarımızda hepimizin kalbini küt küt attırarak göğüs kafesinden fırlatan, çevirisi berbat o kalın kitapların satır aralarında bulduğumuz şey de tam olarak şöyle bir şeydi:
Yoksulluğun bittiği, adaletsizliğin tarihe karıştığı, "yarin yanağından gayri" herkesin her şeyi bölüştüğü sömürüsüz, baskısız bir dünya...
O yıllarda, bir gece vakti milyarlarca yıldızın yanıp söndüğü pürüzsüz bir gökyüzüne yüzünüzü çevirip baksaydınız, o büyülü boşlukta, o büyük rüyaya inanan çocukların gözlerindeki adalet ışığından daha parlak bir şey görmeniz mümkün değildi. Dünyayı güzelleştirmekten başka amacı olmayan, tertemiz, şiirsel bir adanmışlıktı o hülya. (En azından ben böyle hissediyordum.)
Tarih, melekler yeryüzünde devlet kurmaya kalkışırsa, ortaya çıkan şeyin bir cennet değil, aksine kusursuz bir cehennem olduğunu defalarca göstermiştir biz zavallı insanlara. Suç, o yüce fikirlerin kendisinde değil, o fikirleri hayata geçirmek için kesici ve delici aletlerle meydana fırlayan insanın fıtratındadır. İçlerinden en ideal olan komünizm fikri, insanın bencil, değişken ve kusurlu doğasına çarpınca bir anda un ufak oldu. Ve komünistler, ellerindeki teoriyi hayata uyduramayınca hayatı teoriye uydurmaya çalıştılar. Bu da doğanın ve toplumun kanunlarını zorlamadan, kan dökmeden mümkün olan bir şey değildi.
Büyük Çek romancı Milan Kundera bir yerde, “Totalitarizm sadece bir caniler rejimi değildir; totalitarizm, cennet kurmak isteyen şairlerin rejimidir,” der. Ne kadar muazzam bir tespit... Sibirya’nın steplerinden Gulag Takım Adalarına, Çin’in kültür ihtilalinden, Kamboçya’nın ölüm tarlalarına, Kim İl Sung’un toplama kamplarına kadar, o korkunç kitle kıyımlarına imza atanlar, sabahları güne canavarlık yapmak için uyanan azılı katiller değildi. Onlar, zihinlerindeki o kusursuz, pırıl pırıl geleceğe ulaşmak için bugünü feda etmeyi “tarihsel bir ödev” sayan inançlı insanlardı. Kutsal bir amaç uğruna yola çıktıkları için, döktükleri kanın o büyük geleceği arındıracak bir su gibi aktığına inandılar. Kendilerini o kadar haklı ve o kadar temiz görüyorlardı ki her muhalif sesi bastırdılar ve karşılarına çıkan her insanı, o kutlu amaca giden yolda temizlenmesi gereken birer “haşere” gibi gördüler. Vahşet, tam da bu mutlak haklılık duygusunun gölgesinde büyüdü.
Bizim kuşağın ve bizden önceki kuşakların trajedisi de buydu işte. Şiirlerle, türkülerle kurulan o muhayyel cennetin kapısına vardığımızda bizi karşılayan şey adalet değil, insanı insandan koparan, vicdanı ideolojinin emrine veren, Kafkaesk, soğuk ve barbar bir bürokrasi oldu. Anladık ki insanı zorla hizaya sokarak, onu zorla “iyi” ve “eşit” yapmaya çalışarak var edilecek hiçbir düzen insani olamaz. İyiliği zorbalıkla dayatmak, kötülüğün en sinsi ve en ölümcül halidir. Çünkü yeryüzü hiçbir zaman bir dünyevi kitabın pürüzsüz sayfaları gibi olmadı; insan da hiçbir zaman bir teorinin boyun eğen uysal neferi olamaz.
İşte bu mutlak haklılık duygusunun ve yeryüzünde zorla cennet yaratma çılgınlığının en somut, en can acıtıcı sahnelerinden biri 1930'ların Sovyetler Birliği'nde, Stalin ile dâhi besteci Dmitri Şostakoviç arasında yaşandı. Stalin ve etrafındaki o “adil cennetin bekçileri”, her şeyin olduğu gibi müziğin de kusursuz ve pürüzsüz, partinin ideallerine uygun olmasını istiyorlardı. Onlara göre halkın müziği; insan ruhunun karanlık dehlizlerini, tereddütlerini ya da hüznünü değil, o muhayyel cennetin neşesini ve zaferini dökmeliydi notalara.
Bir gece Stalin, Şostakoviç’in “Mtsenskli Lady Macbeth” operasını izlemeye gitti. Gerisini, bana göre şu anda yaşayan romancılar arasında dünyanın en iyilerinden biri olan İngiliz romancı Julian Barnes, “Zamanın Gürültüsü” (Ayrıntı Yayınları) adlı harikulade kitabında şöyle anlatır:
“Besteci, 26 Ocak 1936 günü kendi yapıtının icrasına katılma talimatı aldı. Yoldaş Stalin orada olacaktı; aynı zamanda Yoldaş Molotov, Mikoyan ve Jdanov da oradaydı. Onlar hükümet locasındaki yerlerini aldılar. Bu locanın, tam da vurmalı ve nefesli çalgıların üzerinde bulunmak gibi bir talihsizliği vardı. ‘Mtsenskli Lady Macbeth’in bölümleri mütevazı ve yalın bir tarzda çalınacak şekilde notalandırılmamıştı.
Orkestra şefi locasından hükümet locasına doğru baktığını anımsıyordu. Stalin küçük bir perdenin arkasına gizlenmişti; diğer seçkin yoldaşlar ise onun orada olduğunun bilinciyle dalkavukça yüzlerini dönüyorlardı; görünmez bir mevcudiyetti bu. İcranın niteliği göz önünde tutulursa hem şef hem de orkestra anlaşılır bir biçimde heyecanlıydılar. Katerina'nın düğününden önceki arada, ahşap ve bakır üflemeli çalgılar, notaya alınan perdeden daha yüksek bir tonda çalmaya giriştiler. Derken bir virüs gibi orkestranın her bir kesimine yayılır gibi oldu bu durum. Şef farkına vardıysa da aciz kaldı. Orkestra gitgide daha yüksek ses perdelerine çıktı. Vurmalı çalgılar ve üflemeliler, altlarında ne zaman son perde gürleyecek olsa, pencere camlarını kıracak kadar yüksek ses çıkarıyordu. Yoldaş Mikoyan ve Jdanov bir çeşit teatral........
