menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ekranda gördüğümüz toplum gerçekten biz miyiz?

23 0
19.09.2026

Televizyon ekranlarında gördüğümüz, gündüz kuşağı programlarından, sosyal medyaya uzanan görünürlük; toplum, mahremiyet, etik, hukuk ve dijital yargılama ilişkisi üzerine sosyolojik bir sorgulama.

Televizyonun gündüz kuşağı programlarında her gün benzer hikâyelerle karşılaşıyoruz: kayıplar, aile içi çatışmalar, evlilik sorunları, aldatma, şiddet, dolandırıcılık, suç iddiaları ve çeşitli mağduriyetler. Milyonlarca insan bu hikâyeleri izliyor. Kimi zaman üzülüyor, kimi zaman öfkeleniyor, kimi zaman şaşırıyor; kimi zaman da ekranda gördüğü kişileri kendi hayatındaki insanlarla karşılaştırıyor.

Bu programlar için sıkça “Toplumda ne varsa onu gösteriyorlar” deniliyor. Peki gerçekten öyle mi? Ekranda gördüğümüz toplum gerçekten biz miyiz? Bu sorunun cevabı, yalnızca ekrana bakarak verilemez. Çünkü televizyon toplumun tamamını göstermez. Toplumun içinden belirli olayları seçer, onları belirli bir yayın formatı içinde görünür hâle getirir ve milyonlarca insanın gündemine taşır. Dolayısıyla ekrandaki gerçek ile toplumsal gerçeklik aynı şey değildir.

Televizyon toplumu ne kadar yansıtıyor?

Toplumda elbette aile içi sorunlar, şiddet, suç, aldatma, ekonomik mağduriyetler ve çeşitli sosyal problemler vardır. Bunların ekrana taşınması, bu sorunların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir sorunun toplumda var olması başka, o sorunun toplumun tamamını temsil etmesi başkadır. Milyonlarca insan sıradan hayatını sürdürürken televizyon daha çok çatışmanın, belirsizliğin, mağduriyetin ve dramatik olayların olduğu hikâyeleri seçer.

Huzurlu bir aile hayatı çoğu zaman televizyon programının konusu olmaz. Fakat aile içinde yaşanan ağır bir çatışma ekran için daha görünür bir hikâyeye dönüşebilir. Bu nedenle ekranda sürekli aile sorunları görmek, toplumdaki ailelerin çoğunun sorunlu olduğu anlamına gelmez. Sürekli suç hikâyeleri izlemek, toplumun büyük bölümünün suçla ilişkili olduğunu göstermez. Her gün ihanet hikâyeleri görmek de toplumda sadakatin ortadan kalktığını kanıtlamaz. Çünkü televizyon bize toplumun tamamını değil, seçilmiş bir kesitini gösterir. Üstelik bu kesit yalnızca programın tercihleriyle değil, yayıncılığın ekonomik mantığıyla da şekillenir. İzleyicinin dikkatini çeken olaylar daha fazla görünür olur. Çatışma merak yaratır. Belirsizlik izleyiciyi programda tutar. Duygusal hikâyeler güçlü tepki oluşturur. Böylece gerçek bir toplumsal olay, aynı zamanda televizyonun yayın mantığı içerisinde bir içeriğe dönüşür. Burada artık yalnızca “Toplum bunu yaşıyor mu?” sorusunu değil, “Bu olay neden seçiliyor ve nasıl anlatılıyor?” sorusunu da sormamız gerekir.

Televizyon için “toplumun aynası” benzetmesi bu nedenle eksik kalıyor. Ayna, karşısındaki görüntüyü olduğu gibi göstermeyi çağrıştırır. Oysa medya seçer. Kimi gösterir, kimi göstermez. Hangi olayı öne çıkarır, hangisini arka planda bırakır. Hangi ayrıntıyı tekrarlar, hangisini birkaç saniyede geçer. Bir olayın nasıl çerçeveleneceğine karar verir. Bu nedenle televizyonu belki de bir aynadan çok mercek olarak düşünmek gerekir. Mercek gerçekliği yoktan var etmez. Fakat belirli bir bölümü yakınlaştırır. Büyütür. Daha görünür hâle getirir. İşte gündüz kuşağı programlarının toplumsal etkisi de burada başlar.

Televizyonda başlayan hikâye sosyal medyada devam ediyor

Bugün televizyon ekranı tek başına düşünülmemeli. Programda yayınlanan bir görüntü birkaç dakika içinde sosyal medyada dolaşıma girebiliyor. Bir bölümün kısa bir kesiti Instagram, TikTok, Facebook, YouTube veya X........

© Haberton