SAATİ SAĞ KOLUNA TAKMAK
Anarşinin kol gezdiği 70’li yıllardı. Sabahleyin evden çıkanın nasıl bir cinayete kurban gideceğinin belli olmadığı, insanların birbirleriyle diyalog ortamında bulunamadıkları bir ortam vardı. Sabah sağcıyı, öğleden sonra solcuyu öldüren silahın aynı silah olduğu, olayların tek bir merkezden organize edilerek Türkiye’de ihtilal hazırlığı yapıldığı daha sonra anlaşıldı. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun ifadesi ile bir ülkeyi paylaşamayan, birbirini anlamak istemeyen insanlar daha sonra yedi metrekarelik hücrelerde birbirlerini tanımaya başladılar.
İşte böyle bir dönemde abim, üniversiteye gidip anarşiye karışmadan, bir an önce meslek sahibi olup hayata atılmamı istiyordu. Epengle Kumaş Fabrikasının verdiği burs desteğinin de teşvikiyle 1978 yılında Topkapı’daki Tekstil Meslek Lisesi’ne kayıt oldum.
O yıllarda abimin evinde kalıyordum. İstanbul’u bilen bilir, 70’li yıllarda Gaziosmanpaşa’dan ilerisi yoktu. Ama biz oradan da ileride, bugün metropol olan, o zamanlar 200-300 metrede bir sadece sekiz-on evin bulunduğu Esentepe’de oturuyorduk. Sabahleyin yetişebilirsek mahalleden camcı bir esnafın kamyonetinin kasasında asfalt dediğimiz durağa kadar gider, belediye otobüsüne binerek Edirnekapı’ya, oradan da Topkapı’ya ulaşırdık. Topkapı’da önce Trakya Garajı’ndan, sonra Anadolu Garajı’ndan geçer; Zeytinburnu’nda o zaman Tercüman Gazetesi’nin yakınındaki Tekstil Meslek Lisesine kadar yürürdük.
Daha 14-15 yaşlarındaydım. Anadolu’dan, Erzurum’dan gelmiş gençlerin çoğunda olduğu gibi bende de yerli ve millî duygular hâkimdi. Kendimi ilerde vatanı kurtaracak, memleketin kaderinde rol alacak bir figür olarak görüyordum. İlçemiz Narman’da ortaokul okurken, sokaklarda her ideolojinin boy gösterdiği o günlerde, Ülkü Ocakları’nın balkonuna konan hoparlörden yükselen “İslam’ın imanını / Ülkümüzün her yanını / Damarında Türk kanını / Zerre zerre bulan gelsin”sloganı içime o kadar işlemişti ki, kendimi Türkçü ve ülkücü olarak hissediyordum. Gerçi hiçbir Ülkü Ocağı’na gitmişliğim yoktu ama o duyguların içimde harmanlanmaya başladığını hissediyordum.
İşte bu duygularla başladığım Tekstil Meslek Lisesinde bu düşüncelerimin karşılığı olan hiç bir ortam yoktu. Okul genelinde sol örgütler hâkimdi. Dev-Sol, İGD gibi örgütlerle irtibatlı gençler teneffüslerde koridorlarda koro halinde marşlar söyleyerek varlıklarını gösteriyordu. Buna karşılık ne MHP’nin gençlik teşkilatı olan Ülkü Ocakları’ndan ne de MSP’nin gençlik teşkilatı olan Akıncılar’dan kimse görünmüyordu.
Kendilerini rakipsiz gören Maocuların kontrolündeki İGD (İlerici Gençler Derneği) ile Lenincilerin kontrolündeki Dev-Sol, hâkimiyet kurmak için okulda birbiriyle ile kavga ediyordu. Leninciler okula girmeyi engelleyerek boykot başlatsa, Maocular da onları engellemek için boykot kırarak varlık göstermeye çalışıyorlardı.
Bu arada benim Anadolu çocuğu olduğumu gören sol örgütler içindeki Doğulu, Antepli, Malatyalı gençler beni de kadrajlarına almıştı. Az da olsa dindar yönümü keşfedip “Devrim olursa Hazreti Ömer’in adaletini uygulayacağız.” diyerek benim dini duygularımı okşayıp kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlardı. Bu örgütlerin gençleri saflarına çekmek için kullandığı en önemli........
