EVLADIM, FERHAN OLSUN
EVLADIM, FERHAN OLSUN
Lise yılları... Bir kütüphane kurdu. Her hafta birkaç kitap okunuyordu orada. Ama bir yerde, beş ciltlik bir kitap vardı; üzerinde yalnızca “M.Z.K.” yazıyordu: Tasavvufî Ahlâk. Kitap tuhaftı: her cildi, bir öncekini yeniden okumayı istiyordu. Ve her okuyuş, kilitli başka bir kapı açıyordu. Açılan her kapı, ismini bile bilmediği M.Z.K.'ya duyduğu hayranlığı büyütüyordu.
O günden bugüne uzanan yolculuğun ilk adımı, farkında bile olmadan, bir rafın tozlu köşesinde atılmıştı.
Tasavvufla ilk tanışıklığım o beş ciltlik kitapla başladı.
Anlatımı öyle sıcak, öyle içtendi ki kendimi kitaba değil, kitabın arkasındaki bir gönle bağlanmış buldum. Satırlardan yalnızca bilgiler değil, bir hâl geçiyordu insana. Kelimelerin ardında başka bir dünya, başka bir gönül vardı.
O sayfalarda, yıllardır aradığım ama bir türlü adını koyamadığım bir şey vardı sanki. Ne olduğunu tarif edemiyordum; yalnızca, aradığım şeyin bir yerlerde, o satırların ardında saklı olduğunu hissediyordum.
Üç yıl boyunca M.Z.K.'nin kim olduğunu bilmedim. Sonra öğrendim ki Esad Efendi hem damadı hem talebesiydi; ondan sonra irşad görevini devralan sancaktarıydı.
Yıllar sonra Hakyol Vakfı ile yollarım kesişti.
Ama benim için asıl büyük karşılaşma, Akra FM'in kuruluşuna gittiğim gün yaşandı.
O gün Hocamız'ı ilk defa canlı olarak, gözlerimin önünde gördüm.
Sohbetini dinlerken fark ettim: tek bir meseleyi, zihinde hiçbir soru işareti kalmayacak şekilde, birkaç farklı yoldan anlatabiliyordu. Üslubu, anlatma tarzı beni benden almıştı; hayranlığım kat kat artıyordu.
O anda hissettiğim manevî hazzı tarif etmek bugün bile kolay değil. Sanki kalbimin en derin yerinde, bugüne kadar fark etmediğim bir kapı açılmıştı. İçimi tarifsiz bir huzur doldurdu.
Nasıl olduğunu, ne zaman olduğunu bile hatırlamıyorum.
Bir baktım, kendimi Hocamız'ın önünde diz çökmüş, hayranlıkla bakarken bulmuşum.
Ondan sonra her karşılaşmamda hissettiğim, ona has bir şey vardı — tarif edemediğim, manevi bir koku gibi.
Bakışlarındaki derinlik hem “bana bak” diyordu, hem bakamıyordum. Allahım, nasıl bir duyguydu bu... Kalbim nasıl atacağını şaşırmıştı; huzur ve tarifi imkânsız bir heyecan aynı anda içimdeydi.
Edeple oturdum. Ara ara göz ucuyla bakmaya çalışsam da, sanki görünmez bir el başımı öne eğdiriyordu. Bu hâli hiç unutmadım.
Sonra gözlerini kapadığını hissettim. Başımı kaldırıp uzunca baktım.
Bunu ancak bileni anlar.
O güne kadar herkes bana “Hakan” derdi.
Fakat bu isim hiçbir zaman tam anlamıyla bana aitmiş gibi gelmemişti. Sanki üzerime giydirilmiş ama ölçüsü bana göre alınmamış bir elbise gibiydi. Soğuk biri seslendiğinde, o isim bana........
