Kavga bizim işimiz
Osmanlı’dan sonra bir türlü durulmak bilmedi Mezopotamya havzası. Haritaların kanla yeniden çizildiği, devletlerin birer birer güç kaybettiği bir dönemden daha geçiyoruz. İsrail’in bir oldubittiyle bölgeye dayatılmasından bu yana geçen süre, hep böyle kaos dolu yıllara sahne oldu.
İran savaşının dumanı henüz tüterken, bölgedeki güç dengeleri sarsıcı bir hızla yer değiştiriyor. Bu değişimin tam merkezinde ise, çevresinde oluşturulmak istenen ateş çemberini sadece yaran değil, o çemberi kuranların asimetrik planlarını bozan bir Türkiye var. Gelin, bu yeni gerçekliğin fotoğrafını Batı’nın pragmatizmi ve İsrail’in hezeyanları üzerinden okuyalım.
Önümüzdeki hafta Ankara’da tarihi bir NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağız. Bu zirve öncesinde Batı medyasını yakından okuyanlar, şaşırtıcı ama bir o kadar da tanıdık bir tutum değişikliğine şahit oluyorlar. Yıllardır Türkiye’yi "NATO'nun uyumsuz çocuğu" ilan edenler, hatta "Türkiyesiz bir NATO" hayalini dillendirenler bugünlerde Ankara'nın kapısında adeta sıraya girmiş durumda.
Neden mi? Çünkü Batı, kendi güvenliğinin Türkiye’nin askeri kapasitesi olmadan sağlanamayacağını idrak etti. Washington Post ve önde gelen Avrupa medyasındaki analizlerde artık o bildik, parmak sallayan eleştirilerin yerini, Türkiye'nin "stratejik bir kale"(bulwark) olduğu vurgusu aldı. ABD'nin Türkiye'ye yönelik CAATSA yaptırımlarını kaldırma ve KAAN motoru kısıtlamalarını esnetme iradesi, tam da bu "jeopolitik mecburiyetin" bir yansımasıdır. Batı, kaos içindeki Ortadoğu ile Avrupa arasında duran bu güvenlik barajını küstürmeyi göze alamıyor.
Batı, Türkiye gerçeğini rasyonel bir şekilde kabullenirken, İsrail cephesinde ise tam bir hezeyan hâkim. İran'ın sahada zayıflamasıyla oluşan güç boşluğunda, Suriye ve Lübnan hattında "önce öldür, sonra bir izah bulursun" doktriniyle ilerlemeyi, bu bölgeleri insansızlaştırıp yutmayı planlayan Tel Aviv yönetimi, karşısında devasa bir Türkiye duvarı görüyor. O........
