Dağların üstlenmekten çekindiği o yük: Bugün nerede?
Evveli rahmet, ortası mağfiret ve nihayeti cehennem azabından kurtuluş olan mübarek Ramazan ayının son demlerine, ateşten azat olma günlerine vasıl olmuş bulunuyoruz.
“Belki de bu, idrak ettiğimiz son Ramazan’dır” şuuruyla; ruhlar âleminde omuzladığımız o büyük “emanet” üzerine kalbimden geçenleri sizlerle paylaşmak arzusundayım.
Dünyanın telaşlı koşusuna ara verelim…
Kalabalıkların uğultusunu susturup, ruhumuzun derinliklerindeki o sessiz vicdana kulak verelim:
Biz, bize tevdi edilen mukaddes emanete layıkıyla sahip çıkabiliyor muyuz?
Yoksa farkında olmadan, gündelik kaygıların pençesinde bir ihanete mi sürükleniyoruz?
Şu an soluduğumuz her nefes, soframıza bereket katan helal lokma, evlatlarımızın gözlerindeki o saf umut…
Bunların hiçbiri bizim mülkümüz değil; her biri birer emanettir.
Modern hayatın hengâmesinde bu hakikati unutsak da gerçek değişmedi:
Gökyüzünün, yerin ve hatta o haşmetli dağların “Biz bu yükü taşıyamayız!” diyerek sarsıldığı bir sorumluluğu biz omuzladık.
Özünde sadakat, ruhunda vefa, temelinde ise bir ahit saklıdır.
Yüce Rabbimiz bu ağır yükü varlığın tüm katmanlarına sunduğunda, hepsi ürpererek geri çekildi.
Ancak insanoğlu; aklıyla, iradesiyle ve vicdanıyla öne çıkıp o kutlu sözü verdi.
Şimdi kendimize sorma vaktidir:
Biz bu sözün neresindeyiz?
Zira bu mesele bir tercih değil, imanın ta kendisidir.
Emanet: Bir Sorumluluktan Öte, Şeref Belgesidir !
Emaneti sadece komşuya bırakılan bir anahtar yahut birine teslim edilen bir miktar para sanmayalım.
Emanet; Allah’ın kuluna duyduğu itimat, insana bahşettiği bir onur nişanesidir.
O; özde iman, sözde ahlâk, amelde ise adalettir.
Emanete sahip çıkmak sadece “güvenilir” görünmek değildir;
Hakk’a, halka ve kendi özüne karşı dürüst kalabilmektir.
Resûlullah (s.a.v.) bu meseleyi bir tavsiyenin ötesine taşıyarak imanla eşdeğer tutmuştur:
“Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin dini yoktur.”
Emanet sarsılırsa, imanın temeli de sarsılır.
Taşıyıcı sütunlar çöktüğünde, binanın ayakta kalması mümkün değildir.
Hayatımızı Kuşatan Dört Büyük Sorumluluk!
Birincisi, Bedenimiz ve Ruhumuz
Bu beden bizim mülkümüz değil; bizler onun yalnızca emanetçileriyiz.
Gözden ele, nefesten ayağa kadar her uzvumuz Allah’ın birer lütfudur.
Bu bedeni haramla, israfla yahut kötü alışkanlıklarla ziyan etmek;
yalnızca kişisel bir kayıp değil, Emanetin Sahibi’ne karşı bir hürmetsizliktir.
İkincisi, Aile: Gözümüzün Nuru, İmtihanımızın Merkezi
Veda Hutbesi’nde yankılanan şu hitap:
“Kadınlar size Allah’ın emanetidir.”
Bu söz sadece bir nezaket kuralı değil, ilahi bir emirdir.
Eşini hor gören, evladına yalnızca maddi imkân sunup onlara ruh köküne dair bir hakikat fısıldamayan kişi, emaneti zayi etmiş sayılır.
Üçüncüsü Makam, Yetki ve Kul Hakkı
İşgal edilen koltuklar, atılan imzalar ve sahip olunan mevkiler;
şahsi ikbalin değil, hizmetin araçlarıdır.
Rüşvet, kayırmacılık ve liyakatsizlik;
toplumun ortak emanetine vurulmuş birer hançerdir.
İş ehil olmayana verildiğinde, toplumsal kıyametin kopması mukadderdir.
Dördüncüsü, lim ve Hakikat
Bildiğini gizlemek, haksızlık karşısında dilsiz kalmak ve doğruyu söylemekten imtina etmek de emanete hıyanettir.
Çünkü bazı anlar vardır ki;
Suskunluk masumiyet değil, ağır bir vebaldir.
Çağımızın Sinsi Sınavı: Dijital Vebal!
Bugün sosyal medya mecralarında bir tuşla yayılan yalanlar, asılsız ithamlar ve bir cümleyle karalanan hayatlar; emanet şuurundan ne kadar uzaklaştığımızın en açık göstergelerindendir.
Ekranların arkasına saklanarak işlenen günahlar, mahşer günü parmaklarımızın şehadetiyle karşımıza dikilecektir.
Kur’an-ı Kerim bizi şöyle uyarır:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne hainlik etmeyin; kendi emanetlerinize de ihanet etmiş olursunuz.” (Enfâl, 27)
Kendimize Dönme Vakti !
Sen, dağların bile taşımaktan titrediği o mukaddes sözün taşıyıcısısın.
Bu yük, ağır bir vebal olduğu kadar;
cennete giden yolun da anahtarıdır.
canımıza, ailemize, işimize ve toplumsal değerlerimize bu bilinçle yeniden sarılalım.
Nihayetinde her nefes, her mal, her evlat ve her makam asıl sahibine teslim edilecektir.
O büyük gün geldiğinde, heybemizde sadakatten başka bir şeyin kalmayacağını bilelim.
Bu duygu ve düşüncelerle;
Omuzlarımızdaki yükün şerefimiz, vicdanımızın ise rehberimiz olmasını temenni ediyorum.
Şimdiden tüm dostlarımın ve kardeşlerimin mübarek Ramazan Bayramı’nı en kalbi duygularımla tebrik eder; Rabbimden bizleri sağlık, huzur ve afiyet içerisinde nice bayramlara ulaştırmasını niyaz ederim.
