Adaleti yıpratmak, devleti yıpratmaktır.
“Dünyanın en büyük kütüphanelerini yapmayan milletler, dünyanın en büyük adalet saraylarını yapmak zorunda kalırlar.”
Türkiye’de yıllardır süregelen en büyük kırılmalardan biri, siyasetin adalet mekanizması üzerindeki tartışmaları bir güç mücadelesine dönüştürmesidir. Oysa adalet; bir partinin, bir grubun, bir liderin ya da bir ideolojinin değil, doğrudan milletin ortak güvencesidir. Bugün bir siyasi hareketin ihtiyaç duyduğu hukuk, yarın başka bir siyasi yapının da en temel sığınağı olacaktır. Bu nedenle adaleti yalnızca işimize geldiğinde savunmak, işimize gelmediğinde hedef almak; kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna toplumun devlete olan güvenini aşındırmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
Bugün Türkiye’de herhangi bir sosyolojik araştırma yapılsa, toplumun büyük çoğunluğu adalete olan güvenin geçmişe oranla zayıfladığını ifade edecektir. Bunun temel sebeplerinden biri yalnızca mahkeme süreçleri değil, siyasi aktörlerin kullandığı dildir. Çünkü toplum, olaylardan çok o olayların nasıl anlatıldığıyla şekillenir. Bir dava süreci başlamadan önce peşin hükümler verilmesi, mahkeme kararlarının tamamen siyasi reflekslerle yorumlanması ya da bütün yargı mekanizmasının bir siyasi merkezin kontrolündeymiş gibi gösterilmesi; yalnızca mevcut iktidarı değil, devletin kurumsal yapısını hedef hâline getirir.
Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik gerçeklik düşünüldüğünde bu durum çok daha hayati bir hâl almaktadır. Etrafı krizlerle çevrili, içeride ekonomik ve sosyal dönüşüm yaşayan bir ülkenin ayakta kalabilmesinin en temel şartlarından biri, vatandaşın devlete ve adalet mekanizmasına güven duymasıdır. İçeride hukuka olan inanç zayıfladığında, dışarıdan yürütülen........
