menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sessizce Büyüyen Tehlike

4 0
17.04.2026

Bugünün en tehlikeli yanı şu:Kötülük artık bağırmıyor.

Sessiz.

Usul usul ilerliyor.

Bir ekranın ışığında, bir odanın kapısı kapalıyken, “ders çalışıyor” sandığımız saatlerde…
Çocukların zihnine sızıyor.

Ve biz hâlâ aynı cümleyi kuruyoruz:
“Benim çocuğum yapmaz.”

Peki kim yapıyor?

14 yaşında bir çocuk…
Bir silahı sadece tutmayı değil, kullanmayı da biliyorsa;
Bu bir “çocuk hatası” değildir.

Bu, yetişkinlerin ihmalidir.
Bu, sistemin boşluğudur.
Bu, göz göre göre büyüyen bir karanlığın sonucudur.

Bugün çocuklar sokakta kaybolmuyor.

Evde kayboluyor.

Ellerinde oyuncak yok, algoritma var.
Arkadaş yok, anonim hesaplar var.
Rehber yok, yönlendiren karanlık odaklar var.

Bir zamanlar mahalle büyütürdü çocukları.

Şimdi…
Bir uygulama.

En acı tarafı ne biliyor musunuz?

Anne-baba hâlâ fiziksel güvenliği yeterli sanıyor.

“Evde, odamda, gözümün önünde…”

Hayır.

Çocuk artık gözünün önünde değil.
Sadece beden olarak orada.

Zihni bambaşka bir yerde.

Bugün mesele sadece suç değil.

Bugün mesele, çocukların suça hazırlanması.

Ve bu hazırlık;
ne okulda,
ne sokakta,
doğrudan evin içinde oluyor.

Şunu açıkça söylemek gerekiyor:

Bu bir nesil meselesi değil.
Bu bir ihmal meselesi.

“Benim çocuğum masum” diyerek sorumluluğu üzerinden atan herkes,
o karanlığın büyümesine istemeden katkı sağlıyor.

Çünkü kötülük, en çok inkâr edildiği yerde büyür.

Televizyon dizileri…

Sosyal medya içerikleri…
Şiddeti estetize eden, suçu “cool” gösteren kültür…

Hepsi birer tuğla.

Ve biz o tuğlalarla, kendi elimizle bir uçurum inşa ediyoruz.

Sonra da çocuklar düşünce şaşırıyoruz.

Oysa soru basit:

Biz çocukları büyütüyor muyuz,
yoksa sadece besleyip serbest mi bırakıyoruz?

Bir çocuğun eline silah gelmeden önce,

onun zihnine bir fikir girer.

O fikri kim veriyor?

Asıl mesele bu.

Şimdi buraya bir parantez açalım…

Veliler…

Çocuklarımız için yaptığımız o “mükemmel” planlar, aldığımız pahalı eşyalar, sunduğumuz sınırsız imkânlar…
Bunları sevgi zannediyoruz.

Oysa çoğu zaman farkında olmadan şunu öğretiyoruz:
“Değerin, sahip oldukların kadardır.”

Bu bir eğitim modeli değil…
Bu bir yanılgı.

Ve bu yanılgı, çocuğun karakterini içten içe çürütür.

Ama mesele sadece aile de değil.

Böyle kötü bir olayı dahi siyaset malzemesi yapabilecek kadar kötü bir toplum olduk

Evet, sistem de suçlu.

Okulla alakası olmadığı her halinden belli olan bir çocuğu,
12 yıl zorunlu eğitim adı altında,
okumak isteyenlerin yanına mecburen koyarsanız…

Okul, eğitim yuvası olmaktan çıkar.
Açık cezaevine döner.

Ve sistem kilitlenir.

Peki sadece sistem mi?

Hayır.

Şiddeti “güç” gibi gösteren biz değil miyiz?
Çocuğun eline telefonu verip, saniyeler içinde tüketilen içeriklerle zihnini uyuşturan biz değil miyiz?

Öğretmene saygıyı değil, “challenge” yapmayı öğreten o dijital çöplükler…

Ama o telefonu o çocuğun eline veren kim?

Biz.

Sabah kuşağında ahlakı yerle bir eden programları,çekirdek çitleyerek izleyen kim?

Biz.

O tetiği çeken sadece bir çocuk değil.

O tetiği hazırlayan;

Öğretmeni değersizleştiren veli zihniyeti,
şiddeti parlatan medya,
ve tüm bunlara sessiz kalan toplumdur.

Kabul edelim artık…

Öğretmeni sadece bir memur,
çocuğu sadece bir istatistik olarak görmeye devam edersek,
bu karanlık büyümeye devam edecek.

Ahlakı reytinge,
terbiyeyi şikâyet hatlarına kurban ettikçe,
hiçbir şey değişmeyecek.

Ama umut hâlâ var.

Ne zaman ki ekranı kapatırız…
Ne zaman ki öğretmene itibarını geri veririz…
Ne zaman ki çocuğumuzun elinden gerçekten tutarız…

İşte o gün…

Her şey değişmeye başlar.

Çünkü mesele çocuk değil.

Mesele…

Biziz.


© Haber Gündemim