DÖRT MEVSİMLİK HAYAT
Geçenlerde Barış Manço’nun çok sevdiğim hüzünlü bir şarkısında denk geldim:
Adım anılmaz oldu, kapım çalınmaz oldu, Ömrümün sonbaharında Hep yüzüme kapandı dost bildiğim kapılar, Ömrümün sonbaharında
Hâlâ yazıp çizecek birkaç satırım kaldı, Ömrümün sonbaharında
Ah o eski şarkılar. Şimdiki köpek havlamalarının yanında her biri gerçekten bir sanat şaheseri… Bu şarkı beni insan hayatına dair çok sevdiğim bir benzetmeye götürdü. İnsanın çocukluktan gençliğe ve ihtiyarlığa doğru uzanan hayatı tıpkı dört mevsimin geçişine benzetilir. Çünkü doğada ne varsa insan hayatında da bir karşılığı vardır: doğmak, büyümek, güçlenmek, yaşlanmak ve sonunda sessizce çekilmek…
İlkbahar, insanın gençlik yıllarıdır. Her şeyin yeni başladığı, hayatın önümüzde uzanan uzun bir yol gibi göründüğü zamanlar… İnsan gençken önündeki yılların hesabını yapmaz. Zaman bol, dünya büyük, ihtimaller sonsuzdur. Bir gün içinde onlarca hayal kurabilir; yarınları bugünden daha güzel tasarlayabilir.
İlkbaharda ağaçlar çiçek açar. Genç insan da öyle…Gençlik biraz da insanın kendisini ölümsüz sandığı mevsimdir.
Sonra yaz gelir. İnsan artık gençliğin eşiğini geride bırakmış, hayatın içine iyice karışmıştır. Çalışır, üretir, ev kurar, çocuk büyütür, sorumluluk alır. Artık yalnızca hayallerinin peşinden gitmez; hayatın yükünü de omuzlarında taşır.
Yaz, insan ömrünün en güçlü dönemidir. Güneş en tepede, günler en uzun hâlindedir. Fakat yazın bir kusuru vardır: İnsan yazın sonbaharın geleceğini........
