menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye Kapitalizmi, küresel “Interregnum” ve NATO 3.0 konsepti

40 0
28.06.2026

“Türkiye Kapitalizmi ve Mutlak Butlan” yazısında, Türkiye’nin içinde bulunduğu sürecin parti içi ya da liderler arası parlamenter çekişmeden ibaret olmadığını, küresel sistemin rotası doğrultusunda ekonomide dönüşümlerin siyasetteki değişimleri tetiklediğini; “Türkiye Kapitalizmi, Yeni Anayasa ve ‘Devlet Aklı’” yazısında bu dönüşüme göre ideolojik ve siyasi konsolidasyonun nasıl gerçekleştiğini, devletin yeniden düzenlenişini ve “yeni anayasa” gibi mekanizmaların işlevini tartışmaya açmıştık. İki yazıda da odak noktamızı, emperyalist iş bölümündeki değişime ve çeşitlenmeye göre Türkiye’nin aldığı konum oluşturmuştu.

Türkiye gerek sıcak para ihtiyacı gerek ulusüstü kurumsal iş birlikleri gerek dış pazar ilişkileri çerçevesinde yapısal olarak dışa bağımlı bir ülkedir. Dışa bağımlılık -bir fenomen olmanın ötesinde- devlet iktidarının içeriğini, erkler arasındaki ayrışma veya bütünleşme eğilimini, iktidar bloğu içerisindeki sınıf kompozisyonunun niteliğini, dönemsel olarak hangi sektörlere daha fazla yatırım yapılacağını, hukukun siyasallaşma derecesini ve devlet-toplum ilişkisini belirleyen bir olgudur. Bu nedenle dışa bağımlılık ve dünya sistemindeki güncel tabloyu özetlememiz gereklidir.

Bağımlılığın anatomisi

Samir Amin, kapitalist dünya ekonomisinin emperyal merkez (küresel Kuzey ülkeleri) ve çevre (bağımlı küresel Güney) arasında keskin bir iş bölümüyle karakterize edildiği gözleminden yola çıkarak, merkezi kapitalist devletlerin en kârlı üretim biçimlerini tekelleştirmeye ve küresel meta zincirleri üzerinde kontrol kurmaya çalıştığını, çevre ve yarı-çevre ülkelerin bağımsız gelişimini engelleyerek onları ucuz iş gücü ve hammadde sağlayan bağımlı birer tedarikçi olarak tutmayı amaçladığını belirtir. Bağımlı ülkeler ulusal kalkınma hedefleri için üretim yapmak yerine, merkez ülkeler için düşük piyasa fiyatlarıyla, ucuz işçilikle mal ve plantasyon ürünlerini üretirler.

Bu tablo ana hatlarıyla hala geçerlidir; özellikle finansal yükümlülükler altında aşırı borçlandırılmış yoksul küresel Güney ülkelerinin hemen hepsi yaratılan değeri merkez ülkelere aktarır. ABD, İngiltere ve Fransa gibi Küresel Kuzey ülkelerindeki en zengin yüzde 1’lik kesim, 2023 yılında finansal sistem aracılığıyla Küresel Güney ülkelerinden saatte 30 milyon dolar elde etti. Samir Amin’in “eşitsiz değişimi” ampirik olarak ölçme çalışmasını izleyen Hickel, Sullivan ve Zoomkawala’nın araştırmalarına göre ise Küresel Kuzey, 1960-2018 yılları arasında Küresel Güney’den yaklaşık 62 trilyon dolar transfer etti, daha doğru bir ifade ile el koydu. Türkiye’nin de büyük çoğunluğu uluslararası bankacılık ve finansal sistemlerden sağlanmış kredi borcu, toplam dış borcunun yüzde 46’sını oluşturmaktadır ve 239 milyar dolardır.

Ne var ki, dışa bağımlılık “uluslararası hukuk”, “uluslararası ilişkiler”, “uluslararası ticaret” gibi başlıklarda kadim bir tek yönlü belirleyiciliğe işaret etmez. Özellikle Çin’in ekonomik bir güç olarak yükselişi ve küresel meta zincirlerinde hakimiyet kurmaya başlaması ile birlikte dünyadaki siyasi ve ekonomik pozisyonlar, hegemonya blokları; küresel ticaret çerçevesinde devletlerarası ilişkiler de değişmektedir. Aslında bu durum, pandemiden bu yana küresel kapitalizmin içinde bulunduğu küresel “interregnum”un (fetret devri/ara rejim) ifadesidir.

“Interregnum”un anatomisi

“Interregnum” ifadesi tesadüf değildir. Antonio Gramsci’nin popülerleşen “eskinin ölmediği, yeninin doğmadığı, şimdi canavarlar zamanı” metaforundan türetilen “interregnum”, yapısal dayanıklılığın ve düzenliliğin sağlanamadığı bir ara döneme işaret eder. Son yıllarda bizzat egemen sınıf temsilcileri bu ifadeyi dillerine dolamıştır.

2026 yılındaki Davos Zirvesi’ndeki siyasi tartışmalarda Belçika Başbakanı Bart De Wever, bu metaforu kullanarak hegemonik düzenin çözüldüğü ve yeni bir düzenin henüz kurulamadığı “ara rejim” (interregnum) dönemi uyarısını yapar. 2026’nın ilk yarısında yayımlanan çeşitli “Business Diplomacy” ve stratejik analiz raporlarında da küresel ekonomik düzenin güncel durumunu tanımlamak için Gramsci’nin kavramı doğrudan kullanılmaktadır:

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Nisan ayında yayımlanan strateji analizinde “interregnum”un kendiliğinden sona ermeyeceği, eski düzenin hastalıklı belirtilerini değiştirecek yeni ve dayanıklı bir küresel rejime ihtiyaç duyulduğu,

Stimson Center’in “Top Ten Global Risks for 2026” risk raporunda, dünyanın “protracted interregnum” (uzamış bir fetret devri) içinde olduğu,

Morgan Stanley’in “Global Macro Outlook, 2026” ikinci çeyrek raporunda “eski ekonomik düzenin ölümü ile yeni korumacı politikaların henüz oturmamış olduğu” belirtilmektedir.

Bakan Mehmet Şimşek de benzer şekilde katıldığı bir ekonomi zirvesindeki konuşmasında dünyadaki büyük kırılmaları ve jeopolitik şokları değerlendirirken Gramsci’nin sözüne atıfta bulunarak küresel istikrarsızlığa ve jeopolitik şoklara işaret eder.

Küresel Kuzey merkezli siyasi ve ekonomik kurumlardan yükselen jeopolitik ve jeoekonomik riskleri içeren uyarılar boşuna değildir. Dünya Bankası’nın “Global Economic Prospects - Haziran 2026” raporunda İran-ABD-İsrail savaşının yol açtığı enerji ve diğer temel ürünlerdeki daralmanın büyük ekonomilerde ekonomik büyüme üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturacağı perspektifinden........

© Evrensel