Dört duvar
Baharla donanmış koskoca bir ağaç, kaldırım kenarındaki taşların arasından fışkıran yemyeşil otlarla kucak kucağa. Kapkara bir asfaltın yanı başında. Meyveye durduğunda, asfaltın kapkara yüzünü pul pul örtecek döktüğü çiçeklerin aklığıyla.
Biz sustukça/susturuldukça onlar konuştu. Ezip geçtiler hepimizi. Biz konuştukça onlar susacak. Sorduklarımıza karşılık verememekten.
Hava karanlık, sular bulanık. Renksizleşti yaşam. Mavileşir mi gök, deniz, allanır mı gelinciklerle güller bir daha? Atılmadıkça füzeler.
Bakmıyorum aynalara, Gözlerim kapalı karanlıklara. Gözlerimi açtığımda güneş, ay, yıldızlar yerli yerinde olsun, yüreğim soğusun.
Ekmeğim, suyum sensin sardım mı seni. Baharın göğü çiçekleri sarınca beni.
“Ölüm nerede, ne zaman?” derlerdi eskiler. Anlamını yitirdi bu söylem... Ölüm, art arda patlayan/patlatılan füzelerden her yerde, her zaman.
Gökyüzü patlıyor, yeryüzü sarsılıyor. İki arada kaldık. Kucak kucağa. Ölülerle diriler üst üste.
Ne sen sensin, ne de ben ben. Ölümler, cinayetler, kırımlar sürüyorsa karada, denizde, havada. Kol geziyorsa açlık, yokluk savaşlarla kurbanlıklarız hepimiz. Bugün de, yarın da.
Duvarlar arasına sıkıştık. Kapını açtığında karşın duvar. Sokakta birinden ötekine tosluyorsun. Hapishane duvarlarıdır onlar, dört bir yanımızı saran
