42 yıl sonra Yılmaz Güney’e yeniden bakarken: Gülüşüne hayranım
Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.
Yaşasaydı, bugün 89 yaşında olacaktı. Kim bilir, kaleminden daha kaç hikaye, kamerasından daha kaç film, oyunculuğundan daha kaç unutulmaz karakter çıkacak, hangi haksızlıkların, hangi toplumsal sorunların üzerine gidecek, hangi yaralara ışık tutacaktı?
Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi
Ama eminim, hala çok güzel gülüyor olacaktı…
Yılmaz Güney’i 42 yıl önce bugün (9 Eylül 1984) çok genç yaşta kaybetmemiz, onun efsanevi filmografisi kadar imajını da yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Yaptığı söyleşileri ve hakkında yazılanları yeniden okudum. Bu inceleme sırasında yeni keşfettiklerim oldu. Kitaplarının hepsini olmasa da bir kısmını, uzun uğraşlar sonunda saklandıkları köşelerden çıkardım; göz gezdirdim, bazı bölümlerini okudum. Umut, Umutsuzlar, Acı, Ağıt, Arkadaş, Sürü ve Yol filmlerini yeniden seyrettim. Bu süreçte iki yeni dost kazandım: Şûle Demirezen ve Tahir Yüksel. Önümüzdeki iki hafta boyunca bu köşede, onlarla yaptığım Yılmaz Güney’li söyleşiler yer alacak.
ZAHİT BİZİ TAN EYLEME
Yılmaz Güney’in filmleri bende derin izler bırakmıştır. Seyrettiğim her filmin ayrı bir anısı vardır.
Ağıt filminde jenerikle birlikte başlayan o müzik, Çobanoğlu'nun yaralı halde köy doktorunun kurşunu çıkarmaya çalıştığı sahnede “Zahit bizi tan eyleme” diye söze bürününce, tüylerimin diken diken olduğunu unutmadım hala. Her ne kadar Çobanoğlu'nun yoldaşlarının bu nefesi söylerken yakın çekimlerde ortaya çıkan ses ve görüntü uyuşmazlığı o yaşımda bile dikkatimi çekmiş olsa da bendeki heyecan perdedeki olumsuz her şeyi silmişti. Nefes, filmin en çarpıcı ve anlam katmanı en zengin müzikal tercihlerinden biri olarak içime işlemişti. Yıllar sonra, Muhyi’nin bu nefesinin hikayesini Tahir Yücel’in “Yılmaz Güney - Endişesiz bir ülke, endişesiz bir dünya için” kitabında okuyacaktım. Yılmaz Güney’in asistanı Ahmet Soner, Ağıt’ın çekimleri sırasında akşam yemeklerinde herkesin sırayla bir türkü söylediğini anlatıyor. Güney’in en çok söylediği türkülerin, ‘Baba bugün hava neden bulanık?’ ve ‘Satarım bu canı da alırım seni, çıkarım dağlara da kurt yesin beni’ olduğunu söylüyor: “Ben Ruhi Su’dan söylerdim: Dadaloğlu, Kul Himmet, Muhyi... ‘Zahit bizi tan eyleme, hak ismin okur dilimiz’ nefesini çok beğenmişti, filmde kullanmak istemişti. Her sabah minibüsle çekime giderken, türküyü oyunculara ezberletmeye çalışıyordum: ‘Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile taşramızdan sormak ile kimse bilmez ahvalimiz...’ Tiyatro oyuncusu olan Atilla Olgaç öğrenebildi sadece. Diğer oyuncularda kulak yoktu. Ameliyat sahnesinde bu türküyü kullandık. Filmin en etkileyici sahnelerinden biriydi. Film bu türkü yüzünden Sansür’e takıldı.” Soner’in anlattığı, oyuncuların nefesi ezberleyemeyişi, sahnedeki ses ve görüntü uyuşmazlığını açıklıyordu…
EZOPİK DİL
Güney, Race&Class’ta yayınlanan Alfreda Benge’ye verdiği........
