menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ücret ve işçilik alacakları: ‘‘Güvenlik’’ meselesi mi hukuk hakkı mı?

10 0
yesterday

Türkiye’de çalışma hayatı, son yıllarda eşine az rastlanır bir paradoksun içine hapsolmuş durumda. Bir yanda modern iş hukukunun emredici hükümleri, diğer yanda ise bu hükümlerin sahada tamamen işlevsiz kaldığı bir pratik... Doruk Madencilik’te yaşanan ve kamuoyuna bir "zafer" edasıyla yansıtılan son gelişmeler, aslında madalyonun öteki yüzündeki ağır sistem krizini açıkça ilan ediyor. İşçinin, Anayasa ve yasalarla mutlak bir biçimde teminat altına alınmış olan ücret ve diğer işçilik alacaklarını tahsil edebilmesi için canını ortaya koyarak, açlık grevlerini göze alarak direnmesi; 2026 Türkiye’sinin çalışma hayatında geldiği vahim durumu gösteriyor.

HAKKIN GASPI VE DİRENİŞİNİN KAÇINILMAZLIĞI

Maden işçileri günlerce ocaklarda, kendi çalışma alanlarında kalarak bir varlık mücadelesi verdiler. Bu noktada altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken bir husus var: İşçiler hukuk dışı bir eyleme girişmediler, aksine, alın terlerinin döküldüğü, ömürlerini verdikleri ocağı bir hak arama mevziisine dönüştürdüler. İşçinin sadece aylık ücreti değil diğer tüm birikmiş işçilik alacakları, onun mülkiyet hakkıdır. Bu hakların ödenmemesi basit bir "ticari uyuşmazlık" değil, emeğin mülkiyetine yönelik açık bir gasptır.

Ancak direniş madenle de sınırlı kalmadı. İşçi, hakkını ocağın başında alamayınca sesini duyurmak için yollara düştü; Ankara’ya yürüdü, parkları işgal ederek direnişini kentin göbeğine taşıdı. Bir maden işçisinin, yerin yüzlerce metre altından çıkıp başkentin parklarında sabahlamak zorunda kalması, aslında sosyal devletin iflasının fotoğrafıdır. İşçinin sokağa çıkması, hakkını ararken şehirden şehre yürümesi, yasal yolların işlevsizliğine karşı bir çığlıktır.

BAKANLIKLARIN YETKİ VE SORUMLULUK KARMAŞASI

Meseleyi asıl vahim kılan esas nokta ise çözümün adresi ve sunuluş biçimidir. Bir çalışma uyuşmazlığında muhataplar bellidir. Bu uyuşmazlıkta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile sektörel açıdan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın sorumluluk alanında olan bir uyuşmazlığın, ancak asayişten sorumlu İçişleri Bakanlığı’nın devreye girmesiyle "halledilmesi", çalışma hayatının artık bir "asayiş sorunu" olarak kodlandığının tescilidir.

Bu durum, devletin emek meselesine artık "sosyal bir hak" perspektifinden değil, "kamu düzenini bozan bir risk" perspektifinden baktığını göstermektedir. Ankara yürüyüşlerinin engellenmesi, parklardaki bekleyişlerin güvenlik güçleri kıskacına alınması ve nihayetinde sorunun bir "Bakan talimatıyla" çözülmesi, hukukun yerini idari vesayetin aldığını kanıtlıyor. Mesaj şudur: "Ben bu sorunu işçi hakkı olduğu için değil, başkentte bir huzursuzluk ve güvenlik riski oluştuğu için çözüyorum." Sosyal güvenlik mekanizmalarının yapması gerekeni İçişleri Bakanlığı’nın yapması, kurumsal işleyişin çöktüğünün ilanıdır.

SINIF DAYANIŞMASININ KÖTÜ SINAVI

Ancak Doruk Madencilik direnişinde madalyonun bir de "emek cephesi" tarafı var ki, orası en az idari zafiyet kadar yaralayıcıdır. Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın öncülüğünde yürütülen, yollara ve parklara taşan bu onurlu direnişte, diğer sendikal çevrelerin sergilediği tutum tam bir sınıf dayanışması sınavıydı ve ne yazık ki bu sınavdan geçilemedi.

Bir yanda açlık grevi yapan, maden ocağını ve şehir parklarını mevziye dönüştüren işçiler; diğer yanda ise bu direnişe mesafeli duran, sessiz kalan koca bir yapı... Sendikal rekabetin ve ideolojik ayrışmaların, saf sınıf çıkarının önüne geçtiği bir ortamda işçinin eli her zaman zayıflar. Eğer bir işçi kolu, hangi tabelanın altında olursa olsun, böylesine hayati bir kavgada yalnız bırakılıyorsa, orada emek mücadelesinin birliği zedelenmiş demektir. Doruk Madencilik direnişi, sadece devletin değil, sendikal camianın da dayanışma karnesine ne yazık ki kötü bir not olarak düşmüştür.

Doruk Madencilik işçileri sadece ceplerine girecek parayı değil, gasp edilen bir emeğin onurunu savundular. Ücret ve diğer işçilik alacaklarının ödenmesi bir "müjde" veya "siyasi bir lütuf" değildir. İş barışının temini İçişleri Bakanlığı’nın değil, Çalışma Bakanlığı’nın ve bağımsız yargının görevidir. Hak arayışının bir "güvenlik krizi" olarak görüldüğü ve idare edildiği bir sistemde, Hukuk devleti yara alır. 2026 Türkiye’sinde emeğin kaderi; bir bakanın ricasına, değil Anayasal kurumların kararlı denetimine ve bölünmez bir sınıf dayanışmasına emanet edilmelidir.


© Birgün