Hukuk silaha çevrildiğinde Lula örneğinin öğrettiği
DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ ile BirGün muhabiri İsmail Arı’nın peş peşe tutuklanması, iki ayrı adli dosyadan ibaret değil. İkisi de haberleriyle kamusal karanlığa ışık tutan gazeteciler. Uludağ, yargı-emniyet-siyaset hattındaki kritik fay kırıklarını izleyen bir gazeteci. İsmail Arı ise yıllardır kamu kaynaklarının iktidara yakın vakıf, cemaat ve şirket ağlarına nasıl aktarıldığını yazıyor. Arı, Bayramda Tokat’ta ailesini ziyaret ederken gözaltına alındı ve “dezenformasyon” yasasının kötüye kullanılmasıyla tutuklandı.
İBB Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun kendisi gibi hukuksuzca tutuklanan avukatı Mehmet Pehlivan Silivri’de “Yargı Silahı (Lawfare)” isimli bir kitap yazdı. Pehlivan kitabında hukukun adalet üretmek için değil, siyasal alanı yeniden düzenlemek; rakibi, muhalefeti, gazeteciyi, belediye başkanını ve sivil toplumu hizaya sokmak için nasıl silah gibi kullanıldığını anlatıyor.
“Yargı silahı” temelde muhalifi sustururken yolsuzluğu görünmez kılan, gazeteciyi hapsederken kamu zararını normalleştiren, siyaseti daraltırken ekonomideki çürümeyi perdeleyen tehlikeli bir düzen.
Türkiye bu düzene yabancı değil. Fakat durum Erdoğan’ın partili cumhurbaşkanlığı rejimine geçişiyle birlikte giderek sertleşti. 2018’de yürürlüğe giren başkanlık sistemiyle birlikte HSK üyelerinin artık yargı içinden değil, cumhurbaşkanı ve parlamento eliyle belirlenmesi, yargının silah olarak kullanılmasının dönüm noktalarından en önemlisi. Freedom House’un son raporunda, Türkiye’nin “adil yargılanma hakkı” bakımından en kötü skora sahip ülkelerden biri haline geldiğini, iktidar için siyasal rakiplerin, bağımsız gazetecilerin ve aktivistlerin hapsedilmesinin rutinleştiğini vurgulaması rastlantı değil.
Gazeteciler İsmail Arı ve Alican Uludağ tutuklamaları CHP’nin tanımıyla yaşadığımız “emsalsiz yargısal kuşatma” döneminin son halkaları. AKP ve MHP iktidarının parmakla seçerek kilit noktalara yerleştirdiği piyonlar üzerinden on milyonlarca vatandaşın Anayasal demokratik temsil ve haber alma haklarını hiçe sayan bir yargı silahı mekanizmasının en son hedefleri.
Bu iktidarın muhalefetin şiddetli itirazlarına rağmen Meclis’ten geçirdiği belirsizlik yaratan kanunlar bu düzenin önemli araçları. 2022’de getirilen ve kamuoyunda “dezenformasyon yasası” diye bilinen TCK 217/A için Venedik Komisyonu’nun uyarısı, yasada “yanıltıcı” ya da “yanlış” bilginin ne olduğuna dair açık bir tanım olmaması nedeniyle mahkemelerin hangi ölçütle karar vereceğinin belirsizliği. Yani, hedeflenen otokratik kullanıma elverişli şekilde kanundaki muğlaklık bilinçli. AİHM de Vedat Şorli kararında, cumhurbaşkanına hakaret düzenlemesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
10. maddesiyle uyumlu hale
getirilmesi gerektiğini açıkça kayda geçirdi.
Kısacası sorun uygulamada bir “sapma” değil; bilerek muğlak bırakılmış hükümlerle büyütülmüş yapısal bir baskı rejimi.
Hatırlayalım, RSF Türkiye’de gazetecilerin giderek artan biçimde “dezenformasyon” ve “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla hedef alındığını, ülkenin 2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke içinde 159. sırada yer aldığını belirtiyor.
Yargı silahı sadece özgürlükleri budamıyor, aynı zamanda ekonomik çöküşün üzerini de örtüyor. İsmail Arı’nın haberlerinin ortak ekseni tesadüf değil; kamu kaynaklarının vakıflara, cemaat ağlarına, iktidara yakın organizasyonlara ve ayrıcalıklı ilişki ağlarına nasıl aktarıldığı. Gazetecinin susturulması, aslında kamu denetiminin susturulması. OECD, hukukun üstünlüğünün piyasa güveni, yatırım, yenilikçilik ve hesap verebilirlik için temel olduğunu; yargı süreçlerinde şeffaflığın yolsuzluğun önlenmesi bakımından kritik rol oynadığını söyler. ICNL de sivil alan daraltıldığında yolsuzlukla mücadele kapasitesinin zayıfladığını, bağımsız denetim olmadan yolsuzlukla mücadelenin mümkün olmadığını vurgular.
Türkiye’de hayat pahalılığı altında ezilen yurttaşa “kemer sık” denirken, kamu kaynaklarının nereye gittiğini soran gazeteciler içeri atılıyorsa, meselenin yalnızca basın özgürlüğü olmadığını kavramak önemli.
Dünyadan örnekler de bunun tanıdık bir yöntem olduğunu gösteriyor. Macaristan’da Viktor Orbán, kaba sansürden çok daha etkili bir model kurdu: medya sahipliği, düzenleyici baskı, ekonomik boğma ve seçici hukuki baskı. Rusya’da da yöntem benzer: Putin rejimi eleştirenleri “yabancı ajan”, “istenmeyen”, “aşırılıkçı” gibi etiketlerle yaftalıyor; para cezaları, uzun hapis cezaları ve cezai mevzuat genişletmeleriyle muhalefeti hukuk eliyle eziyor. Ya da muhalifler bir kazaya kurban gidiveriyorlar.
Kısaca yargı silahının ortak mantığı her yerde aynı: önce kurumları ele geçir, sonra yasaları muğlaklaştır, ardından seçici biçimde uygula.
Brezilya’daki Lula vakası ise önemli bir karşı örnek. Çünkü yargı silahı rejimleri yenilmez değil. Brezilya Yüksek Mahkemesi 2021’de Lula hakkındaki mahkûmiyet kararlarını iptal etti; aynı yıl eski yargıç Sergio Moro’nun Lula’ya karşı taraflı davrandığına hükmetti. 2022’de de BM İnsan Hakları Komitesi, Lula’nın yargılanma sürecinde adil yargılanma güvencelerinin ihlal edildiğini ve bunun 2018’de seçime girmesini engellediğini tespit etti. Lula’nın bu kuşatmadan çıkışı sadece tek bir mahkeme kararının ürünü değildi. Güçlü bir hukuk mücadelesi verildi, yargıç tarafgirliği belgelerle teşhir edildi, uluslararası insan hakları mekanizmaları devreye sokuldu, toplumsal-siyasal meşruiyet korunarak sandıkla geri dönüldü. Yani karşı strateji; hakikati savunan hukukçuların ısrarı, ulusal ve uluslararası denetim mekanizmalarının kullanılması ve siyasal desteğin dağılmaması sayesinde kuruldu.
Türkiye için de ders burada.
Yargı silahı düzenine karşı ilk ihtiyaç, her dosyayı tekil olay gibi değil, bir planın parçası olarak görmek. İkinci ihtiyaç, gazeteci, hukukçu, siyasetçi, sendika, meslek örgütü ve sivil toplum arasında kalıcı savunma ağları kurmak.
Gün elbette İsmail Arı’yı ve Alican Uludağ’ın haklarını savunma günü. Ancak iki değerli gazeteciyi kollamak zorunda kalmamızın nedeni asıl meselenin yoksulluğun, hayat pahalılığının, liyakatsizliğin ve kamu yağmasının üzerinin “hukuk” kılığına sokulmuş baskıyla örtülmesi gerçeği.
Buna karşı yapılacak şey de açıktır: daha çok dayanışma, daha güçlü hukuk mücadelesi, daha fazla uluslararası görünürlük ve en sonunda sandıkta, mahkemede, kamusal alanda aynı anda verilen uzun soluklu bir demokratik mücadele. Lula örneği bize şunu söylüyor: Hukuk silaha çevrildiğinde, ona karşı yine hukuk, toplumsal meşruiyet ve siyasal sebatla direnmek mümkündür. Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de budur.
