Kurtuluş: Şiddetin kültürleştirilmesi
1993’te koruculuğu reddettiğimiz için köyümüz çeşitli ‘bahanelerle’ yakıldı. Tam üç kez gelip yaktılar. Biz oradan çıktıktan sonra da köy sistematik olarak talan edildi. Çevre korucu köyler, askerler ve başka işbirlikçiler sahipsiz kalan köyün ağacından taşına ne varsa delik deşik ettiler. Koca bir rant elde ettiler. Bizlerin hayatları kararırken onlar yeni hayatlar kurdular. 2000 sonrası köye geri dönenler oldu. Onlar da koruculaştırıldı. JİTEMvari pratikler geliştirildi köyde ve iyice zıvanadan çıkarıldı. Temiz duygularla köye geri dönenler de yeniden oradan uzaklaşmak zorunda kaldı. Tüm bu uzun süreçlerde, hikâyenin merkezinde devletin olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Olan bitenlerin siyasal-sosyal ve ekolojik olarak ne anlama geldiğini de….
Böyle bir giriş yaptım, çünkü Emin Alper’in Kurtuluş filmini izledim. Diğer filmlerini de izlemeye çalışan biri olarak, tek merak ettiğim şey filmin Kürtlüğün sosyolojisi ile kurduğu ilişkinin frekansı idi. Sonuç benim penceremden pek parlak değil.
Şöyle ki;Politik sinema tartışmalarında sıklıkla gözden kaçırılan temel bir açmaz “kameranın neyi gösterdiğinden ziyade, neyi kadrajın dışında bıraktığıdır.” Özellikle Kürt coğrafyasını ve bu coğrafyadaki tarihsel yaraları konu alan filmlere dışarıdan bakıldığında, sahnede çok fazla acı, kan ve trajedi görülür. Kürt özne görünür, acı çeker, konuşur (aslında genellikle konuşmuyordur) ve hatta suç işler; ancak kendi tarihini kuran ve adlandıran bir politik özne olarak orada var olamaz. Bu durum salt eksik bir temsil meselesi değil; failin bilerek sisleştirildiği, silikleştirildiği, sorumluluğun yeniden dağıtıldığı yapısal ve ideolojik bir kurgunun sonucudur. (Bu sonucun da anlaşılabilecek nedenlerini es geçmiyorum)
Film özelinde karşımızdaki en derin sorun şudur: Politik şiddetin tarihsel ve yapısal faili olan devlet, anlatı sahnesinden neden usulca geri çekilir? Bu şahsen benim açımdan temel bir mesele. Çünkü devleti çektiğiniz veyahut boşalttığı bu merkeze kültür, aşiret bağları, din, zehirli erkeklik, taşra karanlığı ya da evrensel bir insan doğası yerleştiriliyor. Sözgelimi, devletin güvenlik politikalarının doğrudan bir sonucu olan koruculuk sistemi, zorunlu göçler veya köylerin yakılması gibi devasa yapısal müdahaleler sanki hiç yaşanmamış, hiç o topraklara egemen bir güç tarafından dayatılmamış gibi davranılıyor. Hâl böyle olunca, Kürt coğrafyasında geçen bir hikâye, Kürtlerin........
