Ege’de sınır şiddeti, ABD’de ICE baskınları
AB-Türkiye Mutabakatı’ndan bu yana geçen on yılda, “sıcak nokta” olarak adlandırılan dokuz Ege adası, Avrupa Birliği’nin göç politikalarının şekillendiği bir laboratuvara dönüştü. Bu politikalar, 2026’da hayata geçmesi beklenen yeni AB Göç Paktı’nın temelini oluşturdu. Bir taraftan da ABD’de ICE eliyle insanlar evlerinden kaçırılıyor, sokak ortasında vurularak öldürülüyor.
Meselenin gündemden düşmediği Midilli’de, Legal Centre Lesvos ve Skala/İskele Kolektifi üyesi Ozan Mirkan Balpetek’e kulak veriyoruz. Stelios Kouloglou'nun (Stelyo Kuloğlu) son belgeseli ‘142 Yıl’ üzerinden dünyada göçe tekrar bir bakıyoruz.
Midilli’de, göç hukuku ve göçmen mücadelesinin tam ortasında yer alıyorsun. Bu alanda yakın zamanda Stelios Kouloglou’nun 142 Yıl belgeseli izleyiciyle buluştu. Belgesel, kaçakçılık suçlamalarıyla yargılanan Amir ve Akif’in, işlemedikleri bir suç üzerinden 142 yılla karşı karşıya bırakılmalarını anlatıyor. Davaya müdahil kurumlardan biri de senin içinde bulunduğun Legal Centre Lesvos’tu. Buradan hareketle, göçmenlerin kriminalizasyonu meselesini nasıl değerlendiriyorsun?
Göçmen kriminalizasyonu denilen mekanizmayı anlamak için hukuki tanımlara bakmak şart. Birleşmiş Milletler’e göre kaçakçılık suçunun temel unsuru, faaliyeti yürüten kişinin maddi ya da ayni bir çıkar gözetmesidir. Ancak Avrupa Birliği, 2002’de bu unsuru tanımın dışına çıkaran bir düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Böylece, AB sınırlarına bir başkasının düzensiz geçişine yardımcı olan herkes, herhangi bir menfaat ilişkisi olup olmadığına bakılmaksızın “kaçakçı” sayılabilir hale geldi.
Midilli örneğinde bu, adaya ulaşan her botta otomatik olarak en az bir kaçakçı bulunduğu varsayımı anlamına geliyor. Bu hukuki çerçevenin farkında olan kaçakçılık ağları ise geçişlere katılmıyor; botun kontrolünü çoğu zaman göçmenlerden birine bırakıyor. Eğer göçmenler geri itme pratikleriyle yasadışı olarak engellenmezlerse, bu kez resmi süreç başlıyor. Polis sorgusunda ilk sorulan soru “dümeni kim tutuyordu?” oluyor. Bir kişinin işaret edilmesi, o kişinin kaçakçılıkla suçlanması için yeterli kabul ediliyor. Cezalar ise bottaki insan sayısı ve yolculuğun ne kadar tehlikeli geçtiğine bağlı olarak katlanarak artıyor. Bu yüzden, yalnızca botu kullandığı için yüz yılı aşan hapis cezalarına çarptırılan göçmenlerle karşılaşıyoruz.
Kuloğlu’nun belgeseline konu olan göçmenler Akif ile Amir’in hikayesi de tam olarak buydu.
Belgeselde bir de dava etrafında şekillenen dayanışmayı görüyoruz. Başta aile ve yakınların hak mücadelesi, sonrasında mahkeme önlerindeki dayanışma gösterileri, basın açıklamaları, birçok farklı memleketten ve geçmişten gelen insanın meseleyi sahiplenmesi… Amir ve Akif’in yalnız bırakılmadığına belgesel boyunca tanık oluyoruz aslında. Nasıl gelişti bu yan yanalık süreci?
Amir ve Akif’in yargı süreci etrafında, senin de sözünü ettiğin gibi, uluslararası ölçekte güçlü bir kampanya örüldü. İki göçmen, suçlu bulunmalarına rağmen şartlı tahliyeyle serbest bırakıldı. Ancak hikâye burada bitmedi. Akif, davayı yeniden yargıya taşıyarak ilk kararın bozulmasını sağladı; suçsuzluğunu kanıtladı ve tazminat hakkı elde etti. Bu gelişme, Yunanistan’da göçmen kriminalizasyonu alanında “kazanılmış” ilk dava olarak anılıyor.
Tırnak işaretleri ise boşuna değil: COVID-19 süreci ve ardı ardına ertelenen duruşmalar nedeniyle Amir de Akif de suçsuz yere yaklaşık beş yıl cezaevinde kaldı - tahliyeyle yargı sürecinin devam etmesine dair taleplerimiz ne yazık ki bir karşılık bulmadı. Yine de dava, önemli bir emsal oluşturarak ülke genelindeki benzer dosyaların seyrini değiştirdi. Aynı dönemde kaçakçılık suçlamasıyla yargılanan ve kanser hastası olmasına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilen Houmayoun Sabetara’nın davası bunun çarpıcı örneklerinden biri. Yoğun bir uluslararası dayanışma, başta kızı Mahtap olmak üzere ailesinin kararlı mücadelesi ve Amir ile Akif davasının açtığı yol sayesinde Sabetara, 2024 yılında özgürlüğüne kavuştu.
Homayoun Sabetara’nın davası için hazırlanmış bir afiş. Üzerinde “Homayoun Sabetara’ya özgürlük! Göçmenlerin kriminalize etmeyi kesin!" yazıyor. (Çizim: Yorgos Konstantinou)
Hukuki teknik dili geride bıraktığımızda, bu süreci bir toplumsal mücadele olarak sahiplenirken anlatmaya çalıştığımız çok net bir hakikat var: Göçmenlere yönelik bu davalar ırkçı gerekçelerle açılıyor. Bu yüzden kaçakçılık davaları hukuki olmaktan çok politik davalar. Bugüne kadar görece olumlu sonuçlanan davaların neredeyse tamamı, kriminalize edilen göçmenlerin özgürlüğü için yürütülen örgütlü bir politik mücadelenin ürünü. Böyle bir mücadelenin olmadığı koşullarda kararların hangi yönde çıktığı da zaten ortada.
Öte yandan, Yunanistan’da aynı suçlamalarla cezaevinde tutulan binlerce insan olduğu düşünüldüğünde, bu politik çabanın herkese ulaşamadığı gerçeğiyle de yüzleşmek gerekiyor.
Söyleşi üzerine haberleştiğimiz günlerde, 15 Ocak’ta yine benzer elementleri içeren bir dava daha olumlu sonuçlandı Midilli’de: E.R.C.I. Davası. Neredeyse sekiz sene sürüyor dava, dile kolay… Bu davanın ehemmiyeti ve göçmen kriminalizasyonuyla ilişkisi nedir?
Bu tip kriminalizasyon davaları sadece göçmenlere yönelik değil; hedef tahtasına göçmenlerle dayanışma gösteren ve ortak bir politik hat inşa etmeye uğraşan insanları da konmuş vaziyette. İşte 24 sivil kurtarma gönüllüsünü ve hak savunucusunu içeren Emergency Response Center International (ERCI) davası böyle bir davaydı.
İçlerinde Suriyeli eski Olimpik yüzücü Sara Mardini’yi de bulunduran dava, Yunanistan’ın ve AB’nin uyguladığı göçmen karşıtı politikaların sadece bir izdüşümü aslında. Yargılanan arkadaşlarımızın tamamı Lesvos açıklarında yasal sivil arama kurtarma faaliyetleri yürütmekteydiler. Ve bir anda bu arama kurtarma faaliyetleri ‘Türkiye Devleti’yle güdümlü kaçakçılık şebekelerine destek olarak Midilli’ye göçmen taşımak’ sayıldı: yani ‘arama - kurtarma’ kavramının yerini ‘yardım ve yataklık’ aldı. Buna casusluk yapma, devlet görevlilerine alenen yalan söyleme gibi suçlar da eklenince savcılarca talep edilen ceza 20 yılı aştı.
Bugün, Şubat 2026 itibariyle bu davanın tüm arkadaşlarımızın beraatiyle sonuçlanmasını büyük bir mutlulukla karşılıyoruz zira yine çok sesli ve çok uluslu bir politik kampanyayla dostlarımıza sahip çıktık. Beri yandan bu dava yoluyla kriminalizasyon sadece göçmenleri değil, topyekün dayanışmayı da bünyesine katarak çok ciddi bir yıldırma politikası üretmiş oldu geçen süre içerisinde.
En temelde bu yolla Ege Denizi’ndeki tüm sivil arama kurtarma çalışmaları tamamen ortadan kalktı, buna direnen örgütler de benzer davalarla çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı. Bu durum bugün yaşanan geri itme olaylarının aslında temelini oluşturmuş oldu. Geçmişte hem batan botlara müdahale etme kapasitesi, hem de yaşanan olaylara tanıklık ederek kolluğun faaliyetlerinin şeffaflığını sağlayabilme yetisi olan bu alanı yabana atmamak gerek. Ayrıca bu dava Yunanistan özelinde ilk defa sivil toplum örgütlerinin ciddi ithamlarla kriminalize edildiği bir dava olarak göç alanındaki politik sahayı yeniden tanımladı.
Meseleyi dönüp dolaşıp ‘Avrupa değerlerine’ ve demokratik haklar zeminine indirgeyen kurum ve kişiler bir anda davanın caydırıcı etkisiyle sessizliğe bürünürken, canhıraş şekilde meselenin politik unsurlarını dayanışmacı saiklerle savunanlar da terörizm, casusluk ve insan kaçakçılığı suçlamalarıyla marjinalleştirildi. Olayların 2016 yılından sonra benzer süreçler yaşayan Türkiye’yle paralellik gösteren çok yanı olduğunun da altını çizmek lazım: Komşuda pişen bize de düşüyor misali… Vakti zamanında Dido Sotiriou’nun hayatını konu alan bir belgeselde Aziz Nesin’in Türkiye ve Yunanistan halklarının benzerliklerine dair bir soruya ‘Elbette benzerler efendim. Fakat iyilikleri kadar kötülükleri de benzer. Tıpkı devletlerinin benzerlikleri gibi…’ diye verdiği cevabı da buraya........
