menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Montrö’nün arka kapısı

72 0
07.09.2026

Bir ulus devletin bekası, egemenliğinin inşası ve dış politikanın kurgulanması, evrensel devlet aklının en temel ve değiştirilemez kurallarından biridir. Öncelikle ulusal güvenlik paradigmaları belirlenir; tehdit algısı ve jeopolitik gerçekler ışığında “Milli Güvenlik Konsepti” oluşturulur ve iç-dış siyaset bu çelişmez sütunlar üzerine inşa edilir. Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde maalesef tam tersi, akıl dışı ve tehlikeli bir olguyla karşı karşıyayız. Önce Atlantik ekseninin güvenlik reflekslerine veya vekâlet savaşlarının lojistik ihtiyaçlarına uygun bir dış politika kurgulanmakta, ardından bu kurguyu meşrulaştırmak için milli güvenlik reflekslerimiz zorlanarak bu dar ve yabancı kalıba sokulmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’nin tehdit unsurlarına karşı oluşturması gereken milli güvenlik konseptinde ihtiyaç duyduğu stratejik derinlik ve işbirliği ağları, bugün Batı’nın emperyal dayatmalarında değil; Asya’da, Türk Dünyası’nda ve çok kutuplu dünyanın yükselen vizyonlarında karşılık bulmaktadır; ancak bu vizyoner çıkış, içeriden ve dışarıdan gelen sinsi bir “jeopolitik sabotaj” ile baltalanmak istenmektedir.

KONGRE KAYITLARINDAKİ KARANLIK LOJİSTİK AĞI

Sözün bittiği, belgelerin konuştuğu noktadayız. 6 Ağustos 2026 tarihli ABD Kongre Kayıtları (Congressional Record - Senate S4506), Türkiye’nin nasıl bir “stratejik rehin alma” ve “günah keçisi” operasyonunun içine çekildiğinin resmi kanıtıdır. ABD Dışişleri Bakanlığının RSAT CASE 26-11496 numaralı bildirimi, uluslararası hukuk ve diplomatik teamüller açısından bir skandalın, teknik olarak ise bir lojistik ihanetin belgesidir.

Belgeye göre ABD yönetimi, Ukrayna hükümetine doğrudan kendi stoklarından sağlamak yerine, Türkiye envanterindeki ağır taarruz mühimmatını “üçüncü taraf” kılıfıyla Kiev’e aktarmaktadır. Transferin teknik detayları, sahada ne denli bir yıkımın ve hukuk dışılığın hedeflendiğini gözler önüne sermektedir:

1) 12 adet M270 MLRS (Çoklu Roketatar Sistemi) fırlatıcı,

2) 2 bin 524 adet M26 güdümsüz DPICM (misket bombası) roketi,

3) 47 bin adet M509AI 203 mm DPICM obüs mermisi.

Toplam değeri 255,9 milyon doları bulan bu Ana Savunma Teçhizatı -Major Defense Equipment (MDE)- transferi, tek bir ülkenin inisiyatifiyle yapılmamaktadır. Belgede açıkça zikredildiği üzere, bu ölümcül mühimmat Türk özel ve kamu iktisadi teşebbüsleri olan MKE A.Ş., ASFAT A.Ş. ve ARCA Savunma San. Tic. A.Ş. üzerinden; Bulgaristan’daki VTIC International Ltd. ve ABD’deki Pansophico ile Patriot Defense Group gibi paravan şirketlerin lojistik zincirine sokularak Ukrayna’ya gönderilmek istenmektedir. Bu, devletin endüstriyel ve lojistik kapasitesinin, karanlık bir arabuluculuk ağına nasıl kurban edildiğinin itirafıdır.

‘KONGREDEN KAÇIRMA’ YÖNTEMİ VE DEMOKRASİNİN ASKIYA ALINMASI

Bu operasyonun en sinsi boyutu, zamanlaması ve hukuku baypas etmesidir. Silah İhracat Kontrol Yasası (Arms Export Control Act) uyarınca, Kongrenin bu tür transferleri incelemesi amacıyla NATO üyesi ülkeler için 15, diğer ülkeler için ise 30 takvim günlük yasal bir süresi vardır. Ancak bildirim, 3 Ağustos 2026 tarihinde, ABD Kongresinin yaz tatiline girdiği, Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinin eylül başına kadar görevde olmayacağı bir tarihte yapılmıştır.

Yasama organı devre dışıyken, yürütme organı bu transferi “otomatik onay” (passive........

© Aydınlık