BRICS, Altın ve Beş Yıllık Fonksiyon
Tarih boyunca imparatorlukların çöküşü sahnelendiğinde, gözler hep savaş alanlarına çevrilmiştir. Kartaca’nın düşüşünde Roma lejyonlarının kılıçları, Napolyon’un sonunda Waterloo’nun çamurlu tarlaları, İngiltere’nin gerileyişinde ise Süveyş’in kaybı ilk akla gelenlerdir. Ancak yirmi birinci yüzyılın jeopolitik destanı yazılırken, tarihçilerin en çok üzerinde duracağı kırılma noktası muhtemelen bir uçak gemisinin batışı ya da bir üssün boşaltılması olmayacaktır. Asıl deprem, görünmez bir coğrafyada, küresel finansal sistemin kalbinde gerçekleşiyor: Paranın, rezervlerin ve ödeme ağlarının mimarisinde yaşanan tektonik kayma. Ne var ki bu finansal erime, askerî alandaki çöküntünün yalnızca bir yansımasıdır. Bugün ABD, Hürmüz Boğazı’nda güvenli geçişi sağlamaktan, Babülmendep’te deniz hatlarını korumaktan açıkça âciz kalmıştır. Mahan’ın Deniz Gücü doktrini ve Mackinder’in Kara Hâkimiyeti teorisi, artık ne Pentagon’un ne de Avrupa’nın stratejik manevra kabiliyetini açıklayabilmektedir. Gelişmekte olan ülkeler, İran gibi ABD’nin askerî caydırıcılığına karşı şaşırtıcı bir direnç sergileyen ve uçak gemilerini kendi kıyılarına yaklaşamaz hale getiren aktörleri hayretle izlemekte; bu örnekler, bir süper gücün donanma üstünlüğünün nasıl göreceleştiğini tüm dünyaya göstermektedir. İşte bu yazı, ABD’nin hem dolar üzerindeki mutlak nüfuzunun hem de askerî hegemonyasının neden yavaş fakat amansız bir eriyişe girdiğini, bilimsel verilerin ışığında yeniden ele alıyor.
BİR HEGEMONUN ANATOMİSİ VE ‘ZORUNLULUK’ YANILSAMASI
Roma’nın yolları vardı, İngiltere’nin donanması ve sterlini; Amerika Birleşik Devletleri ise uçak gemilerinden çok daha etkili, asimetrik bir nüfuz aracına sahipti: Dolar. Dolar, Washington’a sadece kendi parasıyla borçlanma ayrıcalığı sunmadı; aynı zamanda dünya ticaretinin fiyatlanmasında, merkez bankalarının rezerv tercihlerinde ve küresel likiditenin dağıtımında eşsiz bir veto gücü verdi. Ancak imparatorlukların en büyük zaafı, gücü aşırı kullanmaktır. Bugün giderek yükselen hayati soru şu: ABD, doların sağladığı bu olağanüstü avantajı silah olarak kullanmakta o kadar ileri gitti ki, aslında kendi parasının küresel egemenliğinin temel direklerini mi törpülüyor?
De-dolarizasyon bir gecede olacak devrim değildir. Komplo teorilerinden arındırılmış, ampirik gözlemlere dayalı bu süreç, doların yok oluşunu değil, “tek seçenek” olma ayrıcalığının sessiz ve ölçülebilir aşınmasını ifade eder. Bu, bir giyotin darbesinden çok, bir buzulun erimesidir: Yavaş, düzensiz, yer yer geri döner gibi görünen ama jeolojik zaman cetvelinde yönü kesin olan bir erime.
RAKAMLARIN SOĞUK YÜZÜ: YİRMİ YEDİ YILLIK SESSİZ AŞINMA
Önce IMF’nin (Uluslararası Para Fonu) COFER (Küresel Rezerv Para Birimi Bileşimi) verilerine bakalım. 1999 yılında küresel resmi döviz rezervlerinin yaklaşık yüzde 71’i dolar cinsinden tutuluyordu. Bugüne, 2026’nın ilk çeyreğine geldiğimizde bu oran yüzde 57,13’e gerilemiş durumda. Bir önceki çeyrekte revize edilen oran yüzde 56,42 idi. Yani dolar, yaklaşık çeyrek asırda rezerv payından 14 puan kaybetti. Bu, başlangıç seviyesine göre kabaca beşte birlik bir göreli aşınmadır. IMF araştırmacılarının “The Stealth Erosion of Dollar Dominance” (Dolar Hâkimiyetinin Sessiz Aşınması) başlıklı çalışmasındaki bulgular özellikle manidardır: Dolardan uzaklaşan rezervlerin sadece dörtte biri Çin renminbisine yönelirken, dörtte üçü Kanada ve Avustralya doları, Güney Kore wonu ve diğer geleneksel olmayan rezerv paralarına dağılmıştır. Yani doların tahtına henüz oturacak yeni bir kral yok; fakat sarayın etrafı, giderek daha fazla prensle çevrilmektedir.
Bu noktada altın, tarihsel bir refleksle yeniden sahne alıyor. Dünya Altın Konseyi verilerine göre merkez bankaları sadece 2026’nin ilk çeyreğinde 244 ton ve 2025 yılında net 863 ton altın satın aldı. Bu rakam, 2010-2021 yılları arasındaki yıllık ortalama 473 tonun neredeyse iki katıdır. IMF’nin akademik çalışmaları, ABD ve müttefiklerinin uyguladığı çok taraflı yaptırımlar ile merkez bankalarının rezervlerinde altının payını artırması arasında doğrudan ve anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü altın, hiçbir ülkenin borç yükümlülüğü değildir;........
