menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Masumiyet Senfonisi (1)

27 0
17.05.2026

Birkaç hafta önce Mark Terkessidis’in Gewalt am Denken. Wann beginnt Faschismus? (= Düşünceye Şiddet. Faşizm Ne Zaman Başlar? 2026) adlı kitabı yayımlandı. Terkessidis’e göre faşizm, düşünceye yönelik bir saldırıyla, yani düşüncenin kendisine yönelen bir şiddetle başlar. Ancak burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta bu değil. Terkessidis aynı zamanda travma örülü bir tarih anlatısından söz eder. Ona göre günümüzde insanlar, geriye dönük olarak kendilerine bir travma arama eğilimindedir; yani bir tür sonradan inşa edilen travma söz konusudur. Burada travmanın enflasyonist kullanımı ve travmasızlığın neredeyse bir eksiklik gibi görülmesi dikkat çekicidir. Benzer bir durum milliyetçi ve ırkçı anlatılarda da açıkça görülür. Örneğin Türk faşizmi kendi tarihini yazarken geçmişte bir travma arayışına girer; fakat bu arayış çoğu zaman gerçek bir yüzleşmeye değil, narsistik bir yüceltmeye hizmet eder. Soylu atalarımız, soyumuz anlatısı… Bunu geriye dönük narsizm olarak da düşünebiliriz: Kendisiyle gurur duyamayanların atalarıyla gururlanması. Geçmişle hesaplaşmak yerine soy, ecdat ve atalar yüceltilir. Böylece tarih, eleştirel bir alan olmaktan çıkar; kimliği besleyen bir mitolojiye dönüşür.

Burada günümüz insanının yaşadığı başka bir zorluk da ortaya çıkar. Bunu terapide de sıkça gözlemliyorum: Artık birçok insanın çocukluk anlatısı klasik anlamda travmatik değildir. Anne babalar görece daha ilgili, daha bakım veren, çocuklarıyla vakit geçiren kişilerdir. Eskiden terapiye gelen insanların travmaları daha belirgindi: fiziksel şiddet, ihmal, baskı, açık yasaklar ve ağır aile içi çatışmalar. Dayak yiyerek büyüyen çocukluklar, yoksulluğun ürettiği şiddet, kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan eziklik duygusu, taşralı olmanın küçümsenmesi ve alay konusu hâline gelmesi… Bu tür travmatik yaşantılar üzerinden bireyin bugünkü sorunlarını anlamlandırmak daha mümkündü.

Bugün ise durum daha karmaşıktır. Birey kendi yaşam öyküsünde belirgin bir travma bulamadığında, anlam arayışı başka bir yöne kayabiliyor. Özellikle bizim coğrafyamızda geçmişte azınlıklara yönelik ciddi baskılar, dışlanmalar, kırımlar ve inkârlar yaşanmıştır. Bu tarihsel gerçeklikler, bireysel deneyimin yerini doldurabilecek kolektif anlatılar sunar. Tam da bu noktada insanlar, kendi bireysel hayatlarında bulamadıkları travmayı kolektif hafızada aramaya başlarlar. “Bize yapılanlar” üzerinden kurulan bu anlatı, travmayı yalnızca bir gerçeklik değil, aynı zamanda bir kimlik kaynağı hâline getirir. Bu nedenle hemen her gün bir kentin “gavur işgalinden kurtuluşu” üzerine törenler, anmalar ve anlatılar sahnelenir. Geçmişte yaşanmış bir tehdit sürekli yeniden dolaşıma sokularak kolektif kimlik diri tutulur. Böylece tarih, yalnızca hatırlanan bir geçmiş olmaktan çıkar; bugünkü aidiyetleri, düşmanlıkları ve narsistik kimlikleri besleyen bir hafıza rejimine dönüşür.

“Yunanlıları denize dökme” anlatıları da çoğu zaman neredeyse bir bayram coşkusuyla aktarılır. Yunalıları Denize Dökme Bayramı… Şiddetin kendisi, zafer ve kahramanlık diliyle estetize edilir. Korkunç bir tarihsel sahne, gurur ve övünç anlatısına dönüşür; marşlarla, törenlerle ve kutlamalarla yeniden üretilir. Böylece yaşanan yıkımın ve zorla yerinden edilmenin yarattığı insani trajedi görünmez hâle gelir. Adeta denize dökülenler değil, denize dökenler mağdurmuş gibi bir anlatı kurulmaktadır. Bu tür hikâyelerde mağdur ile failin yer değiştirdiğine de sıkça tanık oluruz. Geçmişte mağdur olmuş bir özne, güç eline geçtiğinde intikamcı ve kana susamış bir faile dönüşebilir. Ama dönüşüm yalnızca bununla sınırlı değildir. Daha da çarpıcı olan, failin mağdurun mağduriyetini elinden almasıdır. Yani mağduriyetin kendisi tersine çevrilir; fail kendisini asıl mağdur olarak sunarken, gerçek mağdur suçlu ilan edilir. Mağdurdan mağduriyet gasp edilir.

Fail, yalnızca şiddet uygulamakla yetinmez; zamanla mağdurun acısını da sahiplenmeye başlar. Böylece gerçek mağdur suçlu, abartan, tehdit oluşturan ya da huzuru bozan kişi gibi gösterilirken; fail kendisini korunmak zorunda kalan, mecbur bırakılmış, hatta asıl yaralanmış taraf olarak sunar. Bu nedenle bazı tarihsel anlatılarda mağdur yalnızca öldürülmez, sürülmez ya da susturulmaz; aynı zamanda kendi mağduriyetinden de mahrum bırakılır. Acısını anlatma hakkı elinden alınır. Yas tutması bile suç hâline gelir. Böylece ikinci bir şiddet ortaya çıkar: yalnızca bedene değil, hafızaya ve hakikate yönelen bir şiddet. Mağdurdan mağduriyetin gasp edilmesi, failin kendisini ahlaki olarak temize çıkarmasının da yoludur. Çünkü insan, kendisini mağdur olarak kurabildiği ölçüde uyguladığı şiddeti savunma, korunma ya da zorunluluk gibi gösterebilir. Böylece zulüm bile “haklı öfke”, “milli savunma” ya da “kendini koruma refleksi” dili içinde yeniden anlatılır. Böylece denize dökülenler değil, onları denize dökenler mağduriyet anlatısının merkezine yerleşir. Madımak’ta yananlar değil, onların varlığından rahatsız olanlar kendilerini tehdit altında hisseden taraf olarak konuşur. Kürtlüğünü sahiplenenler değil, onların varlığını bastıranlar “bölünme korkusu” üzerinden mağduriyet üretir. Böylece mağduriyet, hakikatin değil, gücün belirlediği bir alana dönüşür. Tam da bu nedenle bazı toplumlarda mağduriyet, acının tanınmasından çok, acının sahipliğini ele geçirme mücadelesine dönüşür. Kimin gerçekten acı çektiğinden çok, kimin mağdur olarak konuşma hakkına sahip olduğu belirleyici hâle gelir. Daha da çarpıcı olan şudur: Bunca yıl boyunca denize dökülen, yerinden edilen ve öldürülenlerin travması değil; çoğu zaman bunu gerçekleştiren........

© Artı Gerçek