menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Faşizm ayartıcıdır

79 43
15.02.2026

Uzun yıllardır savaş, ırkçılık, faşizm ve empati üzerine yazarken anlatmaya çalıştığım temel mesele şudur: Faşizme yatkınlık “ötekilerin” değil, insanın meselesidir. Faşizm, belirli bir grup insanın doğasına özgü bir sapma değil; her insanın içinde potansiyel olarak bulunan bir eğilimdir. Her insanın, uygun koşullar altında, faşizan ve ırkçı tutumlara açık bir yanı vardır. Faşizmi yalnızca “faşistlerde” lokalize etmek, görünürde ahlaki bir mesafe yaratır; fakat bu mesafe aynı zamanda kişinin kendi faşizan yanlarını inkâr etmesine hizmet eder. İnsan faşistliği başkalarına yansıtarak, kendi içindeki otoriter, dışlayıcı ve şiddete yatkın dürtülerden arınmış olduğunu varsayar. Oysa bu bir yanılsamadır. Faşizmle gerçek bir mücadele, yalnızca faşistlerle değil; kişinin kendi içindeki faşizmle, kendi “mini faşizmleriyle” de hesaplaşmasını gerektirir. Bu noktada şunu açıkça kabul etmek gerekir: Bu tür bir yaklaşım, faşizmi göreceleştirme riski taşır. Bunun farkındayım. Ancak kendi faşizan eğilimlerimizi tanımadığımızda, faşizmi bütünüyle dışsallaştırır; onu yalnızca başkalarına ait bir kötülük olarak konumlandırırız. Böylece kendimizi faşizanlıktan steril, masum ve dokunulmaz sayarız. Oysa faşizmle mücadele, tam da bu masumiyet iddiasının terk edilmesini gerektirir.

Her insanda bu eğilim vardır ve faşizmle mücadele, aynı zamanda bu eğilimle yüzleşme cesaretini de zorunlu kılar. Faşizm yalnızca baskıyla dayatılan bir rejim değildir; aynı zamanda güçlü bir ayartma biçimidir. Günümüzde kimse insanları zorla faşist yapmıyor. İnsanlar çoğu zaman isteyerek, rıza göstererek faşizme yöneliyorlar. Çünkü faşizmin insana ulaşma teknikleri son derece basittir. Faşizm karmaşıklığı değil, kolaylığı vaat eder. Düşünmeyi değil, teslimiyeti; belirsizliği değil, kesinliği; çoğulluğu değil, tekliği önerir. Uzun yıllar biriken, çözülemeyen sorunların yarattığı yorgunluk, bıkkınlık ve çaresizlik, faşizan çözümlere karşı direnci zayıflatır. Bu noktada faşizm, içerdiği şiddet ve adaletsizliğe rağmen, “en azından bir şey yapılıyor” (‘çalıyor ama çalışıyor’) hissiyle tahammül edilebilir hale gelir. Tam da bu yüzden, faşizmle mücadele yalnızca politik bir pozisyon değil; aynı zamanda etik ve ruhsal bir çalışmadır. Başkalarının faşizmiyle olduğu kadar, kendi içimizdeki faşizmlerle de yüzleşmeyi gerektirir.

Bu bağlamda Vladimir Lenin’e atfedilen söz anlamlıdır: “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Bilinmezliğe tahammülsüzlük, yarını planlayamama hâli, insanı kolaycı düşüncelere daha yatkın kılar. Tahammülsüzlük ve basit çözüm arayışı, faşist aklın nasıl çalıştığını iyi özetler. İnsanın bilinmezlikle kurduğu sorunlu ilişki çok eskilere dayanır. Kültür tarihinde bu gerilim hep vardır. Tarlasını süren, sulayan köylü; doğa felaketlerine, kontrol edemediği güçlere karşı tanrılarına dua ederek, bilinmez olan ama başına gelmesi muhtemel olana karşı bir tür önlem almaya çalışır. Bu, belirsizlikle baş etmenin simgesel bir yoludur. Modern toplum ise planlamaya, geleceği mühendislik mantığıyla kurmaya dayanır. Ancak kriz dönemlerinde öngörü ciddi biçimde zorlaşır. İşte tam bu noktada en kötü çözüm bile çözümsüzlükten daha katlanılır görünmeye başlar. Geleceğin kestirilememesi, belirsizliğin artması, insanları basit, indirgenmiş ve hızlı gelecek projelerine daha yatkın hâle getirir. Faşizm tam da bu boşlukta güçlenir.

Kriz dönemlerinde faşizm altın çağını yaşar. Kriz dönemlerinin en belirgin yanı belirsizliktir. Belirsizliğe tahammül edememek, yalnızca bireysel bir zayıflık değildir; otoriterliğin psikolojik zeminidir. Belirsizlik, insanı düşünmeye, beklemeye, askıda kalmaya zorlar. Faşist akıl ise askıda kalmaya dayanamaz; o, hız ister kesinlik ister net düşmanlar ve net çözümler talep eder. Bu yüzden faşizm sabırsızdır. Zamana, karmaşıklığa ve çelişkiye düşmandır. Bu noktada otoriter kişilik devreye girer. Otoriter yapı; belirsizlikten, çokseslilikten ve muğlaklıktan rahatsız olur. Güçlü figürlere yönelir, hiyerarşiyi rahatlatıcı bulur. Çünkü hiyerarşi, düşünme yükünü ortadan kaldırır. Ne yapacağını bilen bir baba vardır artık; soru sormaya gerek yoktur. Kriz dönemlerinde bu eğilim daha da güçlenir. Ekonomik çöküşler, savaşlar, göç, iklim felaketleri gibi süreçler geleceği öngörülemez kıldığında, modern toplumun “planlama” vaadi çöker. Mühendislik mantığı işlememeye başlar. İşte tam bu anda baba-Devlet sahneye çağrılır. Devlet artık bir kurum değil, duygusal bir özne hâline gelir: koruyan, cezalandıran, sınır çizen, düşmanı tanımlayan bir baba. Bu baba figürü karmaşık çözümler sunmaz. Aksine, karmaşıklığı düşmana yükler. Sorun ekonomide değil, “onlardadır”. Konut pahalıysa sebep yabancılardır; güvensizlik varsa sebep muhaliflerdir, kadınlar itiraz ediyorsa bu bir “dayatma”dır. Böylece belirsizlik, dışsallaştırılarak yönetilir.

Faşist olmamak bir dezavantajdır.

Çünkü faşizmden, daha doğrusu ırkçılıktan vazgeçmek; yalnızca bir fikirden değil, ayrıcalıklardan vazgeçmek anlamına gelir. Elisabeth Beck-Gernsheim’ın(1) vurguladığı gibi, ırkçılıktan vazgeçmek çoğu zaman ahlaki bir kazanım değil, statü kaybı olarak deneyimlenir. Faşizmin beslendiği ırkçılık, bireye güçlü bir grup narsizmi sunar. “Türk olmak”, “vatanın sahibi olmak”, “asıl olan biziz” duygusu; kişiye bireysel başarıya gerek kalmadan bir üstünlük hissi verir. Türklüğe atfedilen olumlu özellikler —zeki olmak, cesur olmak, çalışkan olmak— kişisel çaba gerektirmeyen hazır bir kimlik sermayesi üretir. Bu sermayeden vazgeçmek, yalnızca bir düşünceden değil, kendilik değerinden vazgeçmek gibi yaşanır. Bu nedenle faşist ya da ırkçı olmamak çoğu zaman “doğru olanı yapmak”tan çok, bir şey kaybetmek anlamına gelir. Ayrıcalığın, merkezin, normalliğin terk edilmesi gerekir. İşte bu noktada direnç başlar. Burada başka bir mesele daha vardır; özellikle liberal çevrelerde, solda ve feminist söylemde de karşılaşılan bir tuzak: ayrıcalıktan vazgeçmeyi lütuf gibi sunmak. Örneğin bazı erkeklerin ev işlerine katılmayı kadına verilmiş bir “yardım” ya da “armağan” gibi sunması. Eşitlik, bir hak değil de bir jest hâline getirilir. Aynı mekanizma ırkçılık karşıtlığında da işler. Irkçı olmamayı, azınlıklara tanınmış bir iyilik gibi gören; bunun karşılığında da minnettarlık, takdir ya da sadakat bekleyen bir tutum ortaya çıkar. “Ben ırkçı değilim” ifadesi, etik bir pozisyon olmaktan çıkar; ahlaki üstünlük talebine dönüşür. Oysa burada gözden kaçan şey şudur: Irkçı olmamak bir fedakârlık değildir. Ayrıcalığın geri çekilmesidir. Ve ayrıcalığın geri çekilmesi, onu elinde tutan için her zaman rahatsız edicidir. Bu rahatsızlıkla baş edemeyenler, eşitliği bile hiyerarşi içinde kurmaya çalışır: veren ve alan, hoş gören ve hoş görülen, merkez ve kenar.

Bu yüzden faşizme karşı durmak yalnızca ideolojik bir mesele değil; narsistik bir kaybı göze alabilme meselesidir. “Ben”in büyüklüğünden, “biz”in üstünlüğünden, doğuştan gelen hak iddiasından vazgeçebilme cesareti gerektirir. Ve belki de tam bu nedenle, faşist olmamak çoğu zaman zor, zahmetli ve yalnız bir pozisyondur. Mağduriyetle ayrıcalığın aynı anda kurulması, faşist ve otoriter düşüncenin en işlevsel çelişkilerinden biridir. Öznenin kendisini aynı anda hem hak sahibi hem de haksızlığa uğramış olarak konumlandırmasına imkân verir. Bu çift konum, ahlaki bir dokunulmazlık üretir: Ayrıcalık sorgulanamaz hâle gelir, çünkü o artık bir “hak” değil, “çalınmış bir hak”tır. Burada mağduriyet, güçsüzlüğün değil; ayrıcalığın tehdit altında olduğu hissinin adıdır. “Eskiden biz vardık”, “ülke bizimdi”, “söz bizimdi” anlatıları; eşitlik talebiyle birlikte ortaya çıkan kaybı tolere edemeyen bir benliğin savunmasıdır. Eşitlik, bu özne için adalet değil; yer kaybı, merkezden düşme, görünürlük kaybıdır. Bu nedenle eşitlik talebi, saldırı gibi algılanır. Bu noktada Max Scheler’in(2) ressentiment kavramı aydınlatıcıdır. Ressentiment, doğrudan ifade edilemeyen kıskançlığın, öfkenin ve güç kaybının ahlaki dile tercüme edilmesidir. Ayrıcalık artık “üstünlük” olarak savunulamaz; bu yüzden “mağduriyet” dili devreye girer. Güç, kendisini kurban gibi sunarak meşrulaştırır. Eşitlik talebinin bu kadar öfke üretmesinin nedeni tam da budur. Çünkü eşitlik, kimsenin özel olmadığını hatırlatır. Doğuştan gelen üstünlük anlatısını bozar. “Ben senden üstünüm” cümlesini sessizce geri alır. Faşist özne için bu, yalnızca politik bir talep değil; narsistik bir çöküş tehdididir. Bu yüzden eşitlik çoğu zaman “dayatma” olarak adlandırılır. Kadınların eşitliği, azınlıkların hak talebi, göçmenlerin yurttaşlık isteği; hepsi “fazla”, “abartılı”, “toplumu bölen” talepler olarak kodlanır. Oysa bölünen toplum değil; ayrıcalığın doğal kabul edildiği düzendir. Mağduriyet söylemi burada bir kalkan işlevi görür. “Biz de acı çektik”, “biz de eziliyoruz”, “biz de dışlanıyoruz” denir. Böylece ayrıcalık görünmez kılınır; eşitsizlik simetrikmiş gibi sunulur. Fail ile mağdur aynı düzleme çekilir. Sorumluluk buharlaşır. Sonuçta ortaya şu paradoks çıkar: Ayrıcalıklı olan kendisini mağdur hisseder, eşitlik isteyen ise saldırgan ilan edilir. Bu nedenle eşitlik talebi yalnızca hukuki ya da siyasal bir mesele değildir; kimlikleri, narsisizmi ve benlik değerini sarsan bir müdahaledir. Ve belki de bu yüzden, faşizme karşı durmak çoğu zaman şunu gerektirir: Mağduriyet zırhını çıkarmayı, ayrıcalığın yasını tutmayı ve özel olmamayı kabullenmeyi. Bu ise en zor kayıplardan biridir.

Faşizmin burada yaptığı şey akıl dışı değildir; işlevseldir. İnsanların belirsizlik karşısındaki kaygısını düzenler, korkuyu hedefe yönlendirir ve geçici bir rahatlama sağlar. Bu rahatlama, gerçeği çözmez ama dayanılır kılar. İnsanlar çözülmeyen sorunlarla değil, tanımlanmış düşmanlarla yaşar hâle gelir. Bu yüzden faşizm, yalnızca ideolojik bir sapma değil; duygusal bir........

© Artı Gerçek