menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Analog çocukluktan dijital çocukluğa(1)-İçimdeki çocuk büyürken

37 0
05.10.2026

Onlarca yıl çocuklar ve gençlerle çalıştım. Bu kadar yıl çocuklarla zaman geçirmek, “onlara yardımcı olmak” gibi son derece makul bir gerekçenin arkasına gizlenebilir. Ama galiba ben biraz da büyümek istemediğim için çocuk terapistliğinin ardına gizlenerek çocuk kaldım. Belki içimdeki çocuğun bir tür gelişme engeli vardı ve büyümesi çok uzun zaman aldı. Artık küçük çocuklarla çalışmıyor olmamın nedeni içimdeki çocuğun nihayet yetişkin olması ya da yaşlanması değil. Daha çok, terapilerde baba aktarımının yerini giderek dede aktarımının almaya başlaması… İnsan dede oldukça galiba içindeki çocuktan da biraz uzaklaşıyor. Ama anlaşılan çocuklarla derdim hâlâ bitmemiş.

Bir süre çocuklar üzerine yazacağım. Çocukları, çocukluğun nasıl değiştiğini ve bizim çocuklarla kurduğumuz ilişkinin nasıl dönüştüğünü anlatmaya çalışacağım. Çünkü bugün çocukluğu anlamak için yalnızca çocuğa bakmak yetmiyor. Çocuğun içine doğduğu dünyaya, aileye, sokağa, okula, teknolojiye, sosyal medyaya, algoritmalara ve yetişkinlerin çocuklardan ne beklediğine de bakmak gerekiyor. Belki de çocuk değişmedi. Sevilmek, görülmek, dokunulmak, bağlanmak, oynamak, merak etmek, sıkılmak, itiraz etmek, başkasının dünyasına girmek ve kendi dünyasını kurmak isteyen çocuk hâlâ orada. Değişen, bu ihtiyaçların daha farklı doyurulduğu/doyurulmadığı dünya. Benim anlatmaya çalışacağım şey de biraz bu değişimin hikâyesi olacak: Analog çocukluktan dijital çocukluğa geçerken yalnızca kullandığımız araçlar değişmedi; çocukluğun mekânı, zamanı, ilişkileri, korkuları, oyunları, arzuları ve yetişkinlerle kurduğu bağ da değişti.

Acı Geçmediği Hâlde “Geçti” Denilen Dünya

Çocuktum o zamanlar. Düştüğümde ve canım yandığında annem de bir çaresizlik yaşardı. Çünkü benim acımı ortadan kaldırmaya gücü yetmezdi. Yapabileceği şey dikkatimi dağıtmak, beni oyalamak, güldürmeye çalışmak; yani acının yanına başka bir duygu yerleştirmekti. Sonra beni öper ve: “Geçti,” derdi. Annemin efsunlu sözü acımı geçirmeye yetmezdi. Annemin söylediğiyle bedenimin bana söylediği arasında bir uçurum vardı. Annem acının geçtiğini söylüyordu ama bedenim hâlâ acıyordu. Belki de insan, dışarıdan gelen söz ile içeride yaşadığı deneyim arasındaki farkı ilk kez böyle öğrenmeye başlıyor: Birisi bize ne hissettiğimizi söylüyor, ama bedenimiz başka bir şey söylüyor.

Burada başka bir şeyi daha deneyimliyordum: Annemin gücünün sınırlılığını. Annem her şeye kadir değildi. Acımı görebiliyor, beni kucağına alabiliyor, öpebiliyor, teselli edebiliyor ama acımı ortadan kaldıramıyordu. “Geçti” diyordu ama geçmemişti. Belki de çocuk için ilk düş kırıklıklarından biri buydu. İç dünyamı bana tanıtan, korkuma, açlığıma, huzursuzluğuma bir ad veren annem, şimdi bedenimin söylediğini değiştiremiyordu. Annem artık yalnızca güven veren kişi değildi; gücünün sınırları olan biriydi. Annem şimdi biraz da bir düş kırıklığıydı.

Her çocuk gibi ben de anneme güveniyordum. Çünkü çocuk, başlangıçta kendi içinde olup bitenleri annesi üzerinden tanımayı öğrenir. Bir bebek ağladığında anne gelir. Bebek belki altını ıslatmıştır ama henüz yaşadığı huzursuzluğun nedenini bilmez. Yalnızca huzursuzdur. Anne onu kucağına alır ve altını ıslattığını çocuğa söyler: “Benim yavrum altına mı işemiş?”

Böylece bebeğin henüz adı olmayan bedensel deneyimi bir anlam kazanır. Huzursuzluğunun bir nedeni ve adı olduğunu yavaş yavaş öğrenir. Ya da aniden yüksek bir ses çıkar. Çocuk irkilir ve ağlamaya başlar. Anne bu kez “Ay benim bebeğim korktu mu?” der. Bu kez anne yalnızca çocuğu sakinleştirmez; onun yaşadığı duygunun adını da koyar: korku. Çocuk zamanla bedeninde olup biten şeyin “korkmak” olduğunu öğrenir. Nesnelerin, yaşadıklarını duygularını da anneden öğrenir çocuk… Yani biz kendi iç dünyamızı, en başta, bir başkasının bize tuttuğu aynadan tanırız. Bedenimizde bir şey olur; anne onu görür, anlamlandırır ve bize geri verir. Açlığın, korkunun, acının, üzüntünün adlarını böyle öğreniriz. İçimizde olan ile ona verilen sözcük yavaş yavaş birbirine bağlanır. Bu yüzden annenin çocuğun iç dünyasına dair söyledikleri büyük bir güven taşır. Anne yalnızca dışarıdaki dünyayı anlatan kişi değildir; başlangıçta içerideki dünyayı da anlatan kişidir. Anne aslında mucizedir de. Ben de annem beni öpüp “Geçti” dediğinde acının geçeceğine inanıyordum. Korktuğumda bunun korku olduğunu bana öğreten ve korkuma teselli olan, acıktığımda açlığımı anlayan, huzursuzluğuma bir anlam veren kişi şimdi de acımın geçtiğini söylüyordu. Ama küçük bir sorun vardı: Annem ‘geçti’ diyordu ama mucize bu kez gerçekleşmiyordu… Ağrım sürüyordu. Annem ‘geçti’ bedenim ise ‘geçmedi’ diyordu. Annemle ben ve beden farlı yerlerdeydik ve ayrıydık yani. Belki de tam burada, bize iç dünyamızı tanımayı öğreten kişinin sözü ile kendi bedensel deneyimimiz ilk kez birbirinden ayrılıyordu.

Çocukluğumuzda annelerimiz yalnızca acımızın geçip geçmediğini bilmiyorlardı. Ne zaman acıktığımızı ne zaman yorulduğumuzu ne zaman üşüdüğümüzü ve ne zaman uykumuzun geldiğini de biliyorlardı. Başlangıçta buna ihtiyacımız vardı. Bir süre sonra annemin söylediklerini içselleştirerek ben de acıktığımı fark etmeye başladım. Annem içimdeki huzursuzluğun adını koyuyor, böylece bana bu huzursuzluğun ne anlama geldiğini öğretiyordu. Zamanla karnımdaki, midemdeki hareketliliği tanımaya ve bedenimin bana ne söylemeye çalıştığını anlamaya başladım. Artık bu duyumu hissettiğimde acıktığımı biliyordum. Aynı şekilde üşümeyi, yorulmayı, uykumun gelmesini de bedenimde tanımayı öğreniyordum. Annemin sözcükleri zamanla benim sözcüklerim, onun bedenime ilişkin yorumları da kendi bedenimi anlamamın araçları olmuştu.

Fakat daha sonra tuhaf bir şey oldu. Bana bedenimin dilini öğreten annem, yavaş yavaş bedenimin yerine konuşmaya başladı. Top oynayıp eve geldiğimde bana acıktığımı........

© Artı Gerçek