menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

GELECEĞİN İNŞASI AÇMAZI İÇİNDE BİZ KİMİZ?

13 1
02.02.2026

Ortak aidiyet; eğitimde, şehirde, dilde, estetikte ve üniversitede yavaş yavaş, farklılıkları tanıyarak ve onları dışlamadan kurulur. Viktorya tecrübesinin asıl dersi tam da budur: Gelenek, kimliği bastırarak değil; kimlikleri taşıyarak birleştirir.

Bugünlerde bir kesim, ülkedeki tüm huzursuzlukları Türk ve Müslümanlık üzerinden siyaset yapan; fakat gerçekte üç-dört kuşak öncesinde gayrimüslim etnisitesinden gelip politik devlet baskılarıyla Türk ve Müslüman kimliğine zorunlu bürünmüş kesimlere bağlamaktadır. Bu anlatıda iki etnisite özellikle öne çıkarılmaktadır. Bunlardan biri Yahudilerdir; bunlar da dönmeler, Sabatay Sevi cemaati ve Ermeni görünümü alan Pakraduniler olarak adlandırılmaktadır. Diğer söz konusu kesim ise Anadolu Ermenilerinden olup tehcir ve ölümden kurtulabilmek için mecburen Türk ve Müslüman kimliği alan ülkemiz insanlarıdır.

İnsan ve toplum psikolojisine dair teoriler, bastırılmış kimliklerin kuşaklar boyunca kolektif kimlik içinde bir şekilde açığa çıkabileceğini, en sağlıklı durumun ise nitelikli bir karma kimlik olduğunu ifade etmektedir. Bu tür örneklerde travmatik bastırılmış kimliklerin zaman zaman karşımıza boyandığı yeni kimlik üzerinden farklı ve radikal biçimlerle çıktığını da söyleyebiliriz.

Bir tanıdığım meraktan kendi genetik testini yaptırmıştı; sonuçta baskın Türklük, ardından Kürtlük, Gürcülük ve biraz da İtalyanlık çıkmıştı. Buna karşılık yakın çevresindeki politik Türk-İslamcı sentezci arkadaşlarından bazılarında ise Ermeni geni baskın çıkmıştı.

Bir ara kendi kendime düşündüm: Mesela Pakraduni veya Sabatay dönmelik tezlerini savunan dostların genetik testinde Ermenilik çıksa ne olurdu? Ya da benim kendi testimde Yahudilik veya Ermenilik çıksa, kendimi şu an hissettiğimden farklı bir şey hisseder miydim? Güler miydik, ağlar mıydık, utanır mıydık yoksa sadece şaşırır mıydık? Ben kendi psikolojimle, muhtemelen sadece şaşırır, biraz da kendimi yargılar ve tekrar düşünürdüm diye aklımdan geçirdim. Bu açıdan bakıldığında kimlik ve aidiyet tartışmaları hem biraz ürkütücü hem de biraz güldürücü bir karakter taşımaktadır.

Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Atatürk ve Halide Edip çizgisinde inşa edilmeye çalışılan “Türklük”, etnik saflık değil, siyasal ve kültürel bir üst kimlik tasavvuruydu. Tabi ki bu tasavvurda her üç bakışta ciddi görüş farkları da vardı. Bugün ironik olan şudur: Bu isimlerin kökenleri etrafında yıllardır dolaşan tartışmalar hatırlandığında, eğer bugünün popüler genetik test mantığıyla bir “Türklük ölçümü” yapılsaydı, muhtemelen bu üç figür de tartışmasız biçimde ‘ideal biyolojik Türk’ kategorisine yerleştirilmeyecekti. Buna rağmen tam da onlar, biyolojiye değil ortak kader ve siyasal aidiyete dayanan bir büyük grup kimliği inşa etmeye çalıştılar.

Rahmetli anneannem Germiyanoğulları soyundan gelmekteydi. 1900 doğumluydu; siyasal ve kültürel farkındalığı ve merakı yüksekti. Rus ve Ermeni işgaline, eziyetine Erzurum’da bizzat şahit olmuştu. 1970’lerin sağ-sol çatışmalarını konuşurken bana sık sık “Oğul, bu Türklük sonradan çıktı; biz kendimize hep Osmanlı derdik” derdi.

Burada işin aslı, Türk kelimesine halk düzeyinde sahip çıkılması ancak 1940’lı yıllara dayanmaktadır. İttihat ve Terakki yazışmalarında ve devlet........

© Antalya Son Haber