menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Büyük Binaları Olan Öğretim Üyesiz Üniversiteler

12 0
24.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Büyük Binaları Olan Öğretim Üyesiz Üniversiteler

Devlet üniversitelerimizin görüntüsü, görkemli giriş kapıları, yeni yapılmış hastane binaları, mermer kaplı rektörlükler, kongre merkezleri, laboratuvar blokları, geniş kampüsler ve milyonlarca liralık yatırımları içermektedir. Ama bilimsel ve finansal üretimleri ve işletim durumları maalesef bu kadar görkemli gözükmemektedir.

Albert Einstein’ın sözüne ithafen, “çok fazla amfi bulunan bu kurumlarda pek az” değil, bazen hiç öğretim üyesi yoktur. Kamu yönetiminde zaman zaman görülen katı bürokratik yapı ve liyakatten uzak yönetim tercihleri, devlet üniversitelerinin bilimsel canlılığını zayıflatabilmektedir. Bu eğilim sürerse, çok yakın gelecekte bazı kamu üniversiteleri; büyük ve ihtişamlı binaların bulunduğu, ancak bilimsel üretim, sağlık hizmeti ve nitelikli eğitim kapasitesinin giderek azaldığı kurumlara dönüşebilir. Binalar yükselirken üniversitenin akademik niteliğinin gerilemesi de mümkündür.

Geleneksel anlayışla, yeni binalar yapılır, bütçeler büyür, tabelalar yenilenir ve törenler düzenlenir. Bunlara verilen değer, bilimin mayası olan “şüphe”, sınırları edep ile belirlenmiş “özgür düşünce”, rasyonel “liyakat”, farklılıkların zenginliği, işlevsel performansın önceliği ve tıbbi uygulamada malpraktisin önlenmesine de veriliyor mu ?

Devlet üniversiteleri ve fakültelerinde idarî yetkinin zaman zaman bilimsel kapasitenin önüne geçtiği yönünde güçlü bir algı bulunmaktadır. Bu bağlamda, genç akademisyenler eleştirel görüşlerini açıklamakta çekingen davranabilmekte, liyakat yerine yönetsel uyumun ödüllendirildiği izlenimi doğabilmekte ve bilimsel farklılıklar kişisel çatışma gibi algılanabilmektedir. Ortaya çıkan yapı, gerçek anlamda üniversite niteliğini zayıflatma riski taşımaktadır. Kamu üniversitesi bu görünümüyle bilimsel bir kurumdan çok idarî bir organizasyon gibi algılanabilmektedir. Kanaatimce temel sorun, bazı üst yönetim ve alt idare atamalarında akademik yeterlilik ile yönetsel liyakatin yeterince belirleyici olmamasıdır. Bu durum, atama süreçlerinin bilimsel ölçütlerden çok, idarî uyum veya kişisel yakınlık algısıyla şekillendiği eleştirilerine yol açmaktadır. Kamu üniversitelerinin üst idaresinin seçimle değil atama ile belirlenmesi, geçmişte yaşanan gereksiz çekişme ve enerji kaybını azaltmış olabilir. Ancak uygulamanın, akademik üretim ve liyakati ikincil plana iten ve bazen de husumetle boğulmuş bir yönetim kültürüne dönüşmemesi gerekir. Özellikle de taşrada.

Rövanşizm yönetimde ne kadar var olmalı ?

Geçmişteki olumsuzlukları gidermek için elbette bir miktar telafi çalışması olabilir. Sonuçta yöneticiler de insan. Ancak atamalarda siyasal yakınlığın liyakatin önüne geçtiği algısının oluştuğu durumlarda, daha sonra alınan idarî kararlar da kolaylıkla rövanşist bir yaklaşım olarak yorumlanabilmektedir. Geçmiş dönemde, başörtüsü nedeniyle üniversite hakkından yararlanamayan kişilerin bulunması, benzer görünümdeki annelerin çocuklarının diploma törenlerine katılamaması, inançları nedeniyle doçentlik süreçlerinde ayrımcılığa uğradığını düşünen akademisyenlerin bulunması ve ikna odaları iyi örnekler değildi. Ancak geçmişteki yanlışların bugün ters yönde yeni adaletsizliklere dönüşmesi de kabul edilebilir değildir. Aynı hataları farklı kişi veya gruplara yönelten, liyakat yerine aidiyet algısını öne çıkaran ve hak kaybına yol açabilen bir yapı, yalnızca aktörleri değişmiş eski bir anlayışın devamı olur.

Bilimsel yeterlilik ve öğretim üyesi vasfı tartışmalı olan kişilerin yönetim merkezinde ağırlık kazanması, geçmişte veya bugün kendi bakış açılarına uymayan konular karşısında dışlayıcı kararlar ve kurumsal tarafgirlik algısı doğurabilmektedir. Bu rahatsız edici durum, nitelikli öğretim üyelerinin üniversiteden ayrılması veya akademik üretimlerinin zayıflaması ile sonuçlanabilir. Elbette herkesin yaptığı işlem ve davranış hukuk ve etik çerçevesinde değerlendirilebilmelidir. Ama inancımızda var olan, “affetmeyi sevmek; merhamet ve af vasfıyla ahlaklanmaya teşvik etmek” geleneği ve töremiz de yaşamalıdır. Hesap sorma hakkı kullanılacaksa bunun zulme, hakarete, yalana, yeni bir haksızlığa veya intikam duygusuna dönüşmemesi gerekir. Bugün üniversite üst yönetimlerinde bu yönde bir yaklaşım bulunduğuna ilişkin eleştiriler, geçmişteki hedefleri aşarak aynı inanç ve maneviyat dairesindeki kişilerin de olumsuz etkilenebildiğini göstermektedir. “Müslüman, müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, haksızlık yapmaz ve onu düşmana teslim etmez” ilkesi bakımından da, yönetsel kararların adalet ve ölçülülük içinde alınması zorunludur.

Liyakat yerine sadakat

Akademik kurumların en büyük güvencesi olarak liyakat her zaman dillerde pelesenk olsa da, ülkemizde bu ne kamu üniversitelerinde ne de bilimsel sosyal teşkilatlarında kabul görememiştir. Yaşanamamıştır.

Akademik yönetimlerin başına, o alanı iyi bilen, akademik birikimi, kurum kültürü ve idarî yetkinliği güçlü kişilerin gelmesi beklenirken, bazı örneklerde akademik liyakatten çok yönetsel uyumun belirleyici olduğu izlenimi doğmaktadır.

Bu nedenle, liyakat ölçütlerinin yeterince görünür olmadığı ve bilimsel kaygının geri planda kaldığı bir yönetici profili ortaya çıkabilir. Bu profilin bazı özellikleri şunlardır:

Bilimsel üretimi sınırlı olduğu hâlde yönetime yakınlığıyla öne çıktığı düşünülenler…

Akademik itibarı tartışmalı olduğu hâlde yönetsel uyumuyla öne çıkanlar…

Bilimin mayası olan “şüphe ve eleştirel düşünce”yi yeterince yansıtmadığı hâlde her dönemin güç odağına kolayca uyum sağladığı düşünülenler…

Kendisinden daha yetkin akademisyenleri yönetebilmek için bilimsel otoriteden çok idarî yetkiye dayandığı izlenimi verenler…

Bu yönetim modelindeki sorun çoğu zaman yalnızca yeterlilik eksikliği değildir. Asıl risk, sınırlı yetkinlik ile makam arzusunun birleşmesidir. Yetersizlik tek başına büyük bir tehdit olmayabilir; insan eksiklerinin farkındaysa kendisini geliştirebilir ve daha yetkin insanlarla çalışabilir. Makam ve başarma arzusu da tek başına kötü değildir; doğru yönlendirildiğinde gelişmenin motoru olabilir. Fakat sınırlı yetkinlik ile kontrolsüz makam arzusu birleştiğinde kurumsal açıdan sorunlu bir yönetim modeli ortaya çıkabilir. Eleştiriye kapalı ve kendisinden daha başarılı akademisyenleri tehdit olarak algılayan bir yönetim anlayışı, yetenekli insanları kurumda tutmak yerine onları karar süreçlerinden uzaklaştırabilir.

Böyle bir yönetim anlayışı, başarılı akademisyenlerin dışlanmasına veya kurumdan ayrılmasına yol açabilir. Bu süreç, akademik tasfiye algısı yaratabilir. Benzer yönetim tercihlerinin yaygınlaşması sonucunda bilimsel üretimi........

© Akademik Akıl